16 Kasım 2007 Cuma

DİNDE BİD’AT VE HURAFELER, GÜNÜZDEKİ TEZAHÜRLERİ

insan için en önemli husus; bilinmesi ve inanılması gereken hususlara iman etmektir. İman edenlerin de en fazla hassasiyet göstermeleri gereken konu inanılacak olan bu bilgilerin dine, Kur’an ve sünnete uygun olmasının sağlanmasıdır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadisinde ‘Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; biri dışında bunlar cehennemliktir’ buyurmaktadır. ‘Kurtulacak olan fırka hangisidir?’ sorusuna da ‘Benim ve ashabımın yolu üzerine olanlar.’ demiştir.(1)

Bu noktada her müslümanın inanç esaslarını temel kaynaklardan öğrenmesi ve dine sonradan sokularak dinin bir esası gibi gösterilen hususlardan kaçınması gerekmektedir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) döneminde islam, mana ve ruhuna en uygun ve surette yaşanmıştır. O dönemde hayatın islami prensipler ve ölçüler dahilinde yaşanması, dinimizin temel değerlerinin hassasiyetle korunması sayesinde gerçekleşmiştir.

O’nun denetim ve terbiyesinde yetişen Sahabe nesli de, yüce dinimizi en güzel biçimde yaşamış ve islami hayata herhangi bir yabancı unsurun girmesine müsaade etmemiştir. Daha sonra Sahabe neslinin eğitiminde yetişen Tabiin de dine yabancı unsurların karışmamasına aynı derecede özen göstermiş ve böylece yüce dinimiz günümüze kadar bizlere düzgün bir şekilde intikal etmiştir.

Günümüzde bid’at kelimesi tam anlamıyla toplumumuzda anlaşılamamış konulardan biridir. Bu konuda farklı yaklaşımlar oluşmakla beraber aşağıda konu hakkında verilecek detaylar, konunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

En genel anlamıyla bid’at öncekilere benzemeyen, daha önce yok iken yeni ortaya çıkan ya da çıkarılan manasındadır. Yani , Peygamber Efendimizden (SAV) sonra dinin aslında bulunmayan, bir takım yollarla dine sokulan ve dini bir inançmış gibi ortaya konan ister iyi, ister kötü tüm söz, davranış, fiil ve bu işlemler için kullanılan eşyaların tümü bid’at kapsamına girmektedir.

Tanımlamalarda hurafe kelimesininde bid’at kelimesi ile birlikte sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Bir çok ayet ve hadiste, dini tahripten korumak için bid'at yerilmiştir: "İşte düz olarak benim yolum budur, onu takip ediniz; (başka) yollara sapmayınız ki (o yollar) sizi Allah (CC) yolundan ayırır. İşte size Allah (CC) bunu tavsiye ve emreder ki, çekinesiniz"(2)

‘İsrailoğulları yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim onlardanbir fırka daha fazla(ya) ayrılacak. Onların hiç biri, dini kendi fikirleri ile yorumlayıp Allah’ın (CC) haram ettiğini helal, helalettiğini de haram sayan fırka kadar zararlı olmayacaktır.’ (3)

‘Ümmetimin bozulduğu çağda, sünnetimi ayakta tutan için bir şehit ecri vardır.’ (4)

İslam dininin esasları ile uyuşmayan, hatta kişileri dinden uzaklaştırabilecek bid’at ve hurafeler, farklı farklı tür ve uygulamalar halinde pek çok kesimde ve bölgede görülebilmektedir. Hatta her devirde de bid’at, hurafe ve batıl inanış ve davranışlar, toplumların ortak sorunu olmuş, günümüzde de farklı tezahürlere sahiptir.

Dindarlık adı altında din ile hiç ilgisi olmayan konuların dini esaslar dahilindeymiş gibi gösterilmesi maalesef büyük bir yanılgı ve kabul edilemez bir husustur. Dinin esasları ve uygulamaları Kur’an ve hadisler başta olmak üzere açıklanmış ve her bir konu tek tek ele alınmıştır. Gerçek dindarlık da, ancak dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikat, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve yaşantımızı bu prensipler altında tatbik etmekle mümkün olacaktır.

İslam ulemasının geneline bakıldığında tek bir tarif üzerinde birleşilmediğini görülmektedir. Tanımsal farklılıklar, anlamın genelleştirilmesinden veya dar anlamda anlaşılmasından ya da yorumlanmasından ileri gelmektedir. Dar anlamda ele alınan tanımlamada ‘ Hz. Peygamber (SAV) den sonra ortaya çıkan, din ile ilgili olup, bir ilave veya eksitme mahiyetinde olan şey’ diye ifade edilmiştir. Buna göre her bid’at kötüdür, dini bozar, mücadele etmek gereklidir.

Bir diğer gruba göre ise bid’at Hz. Peygamber’ (SAV) den sonra icad edilen, ortaya çıkan herşeydir. Ancak kötü ve iyi şeklinde kısımlara ayıranlar olmuştur. İyi uygulamaların ise dini bir hüküm olarak addedilmediği taktirde bid’at olarak da tanımlanamayacağı ifade edilmiştir. Ancak daha önce de belirttiğimiz üzere şer’i delillere aykırı herşey ve davranışı da bid’at kapsamında ele alanlar olmuştur.

Dar anlamda düşünülen bid’at tanımındaki sınır, yapılan yeni ya da farklı davranışın din içerisinde var gibi gösterilmesidir. Yapılan işlem ya da uygulama faydalı olabilir. Ancak bu uygulamanın dine katılarak dinsel bir unsur olarak ifade edilmesi yerilerek, bid’at kapsamına alınmıştır.

Yapılan işlemler, hareketler ibadet olsun veya ibadet sayılsın diye yapılırsa bid’at olmaktadır. Çünkü dinimizde ibadetin yeri, şekli, zamanı ve uygulama biçimleri Peygamber Efendimiz (SAV) tarafından net olarak anlatılmış ve kayıt altına alınmıştır. Hiç kimse bunlar üzerinde bir değişiklik yapma hak ve yetkisine sahip değildir. Bu yönüyle dinden sayılan her asılsız şey bid’at kapsamı içine girmektedir. Kurşun dökme, tütsü yapma, nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma bu kapsama örnek verilebilir. Bunlar tıp yönünden bir faydası olmadığı, üstelik batıl inançları devam ettirdiği için haram kılınmıştır. (5)

Peygamberimiz(S.A.V) nazarlık kullanmayı yasaklamış, bu gibi şeyleri üzerinde taşıyan kimselerin bey'atlerini kabul etmemiştir (6)

Bid’at kelimesinin sözlük anlamından hareket ederek, herhangi birşeyin iyi ya da kötü olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.

Diğer bir ifadeyle, din kemale erdikten sonra ortaya çıkan her türlü uygulama ve anlayış “bid’at” kelimesinin sözlük anlamı içine girmekle beraber, bir uygulama ve anlayışın iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu belirlemenin ölçüsünü, onun sözlük anlamı değil, Kur’an ve Sünnet’e uygun olup olmaması, yani kavramsal anlamı belirlemelidir. Yani sözlük anlamıyla sonradan çıkan her şey bid’at sayılsa da reddedilmemiştir.

Başka hadisler de bu bid’at anlayışına imkan tanımaktadır. Zira Ahmed İbnu Hanbel’in Mürsel’inde yer alan birhadis ‘Yeni bir bid’at ihdas eden her kavim onun bir mislini sünnetten kaldırıyor demektir’ buyurmaktadır. Buna göre esas reddedilen bid’at, mevcudu kaldıran bid’attır.

Şu da bir gerçektir ki; Allah’ın (CC) ve Peygamber Efendimizin(S.A.V.)’in emrettiği hususlara aykırı olan şeyler, kötülenen ve sakındırılan bid’at kapsamına girer. Allah’ın (CC) ve Peygamber Efendimizin (S.A.V.)’in genel teşviklerine dahil olan konular ise övülen bid’atlardandır.

Övülen ve teşvik edilen konuların, dinin öngördüğü hususlara aykırı olması düşünülemez. Üstelik PeygamberEfendimiz (S.A.V.) bunların sevap olduğunu hadislerinde bildirmiştir.

Hz.Ömer (R.A.)’ın teravih namazını mescitte farklı cemaatler yerine, tek cemaat halinde kılınmasını sağladıktan sonra, bu uygulamayı “güzel bid’at” olarak nitelemesi de bu görüşü desteklemektedir.

“Benim sünnetime ve benden sonra gelecek olan raşid halifelerin sünnetine sarılın.” (7)

Güzel bid’at, yüce dinimizin gözettiği hedefleri gerçekleştirmeye yönelik olarak sonradan ortaya çıkmış olan her türlü faaliyet şeklinde de ifade edilebilir.

Hadislerin sıhhatini tesbite yarayan hadis usulü, Kur’an ve sünnetten hüküm çıkarma yöntemlerini pratik kurallar şeklinde düzenleyen fıkıh usulü ve islam itikadına aykırı yabancı ve zararlı fikir akımlarını engellemek gayesiyle akli metotlar geliştirerek bize islam düşmanlarıyla ve itikadi bid’at gruplarıyla fikri mücadele etme imkanı veren kelam gibi ilim dallarının geliştirilmesi güzel bid’atlara örnek verilebilir.

Diğer yandan; yerleşim merkezlerinin genişlemesi nedeniyle camilerde okunan ezanın daha geniş çevrelere duyurabilmesi amaçlı teknolojik imkanlardan istifade edilmesi ve daha pek çok dini yaymaya, dini ve sosyal yaşamı daha rahat bir biçimde geliştirme ve yaşamaya dönük faaliyet ve uygulamalar güzel bid’atlara örnek verilebilir.

Kur’an ve sünnete aykırı olan her türlü dini uygulama ve anlayış ise çirkin bid’at olarak tanımlanmaktadır. Türbelere ve kabirlere mum dikmek, ağaçlara ve türbe pencerelerine bez bağlamak, tuz serpmek, merdiven altından geçmenin uğursuzluk getireceğine, nazar boncuğu gibi şeylerin kötülük ve uğursuzluğu giderdiğine inanmak, kurşun döktürmek, gece ev süpürmenin fakirliğe sebep olacağına inanmak, suya para atarak dilek tutmak, kötü diye addedilen bir durum karşısında kulak çekerek tahtaya vurmak gibi örnekler çirkin bid’ata örnek gösterilebilir.

Şüphesiz bu örneklerin çoğu gelenek, görenek ve eski inançlardan gelmektedir. Dinde yerleri bulunmamaktadır. Ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın ehl-i sünnet çizgisinde yer almayan islam anlayış ve iman esaslarına ve sünnetullaha aykırı her türlü akımın çirkin bid’at olarak nitelendirilmesi gerektiği aşikardır.

Sahabe döneminden itibaren muhtelif kavimlerden islamla şereflenen pek çok topluluk; eski inanç, gelenek ve kültürlerini ilk anda tamamiyle bırakamamış, cahiliye dönemi Arabistan’ı da dahil olmak üzere, İran, Hint ve eski Yunan’da görülen bazı anlayış ve uygulamaları da beraberlerinde islam toplumuna taşımışlardır. Bu uygulamalara bir de Peygamber Efendimiz (S.A.V.) döneminde bulunmayan farklı anlayış ve uygulamalar da dahil edilmiş ve bir kısım müslüman topluluklar üzerinde olumsuz etkiler oluşturmaya başlamıştır.

Görülmektedir ki bir çok bid’at; adet, gelenek ve göreneklere bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalarda; Brahmacılık,İrancılık, Neo-Platonculuk, Hristiyanlık gibi bir çok dış etkenin islam üzerindeki etkileri incelemeye tabi tutulmuştur. Diğer yandanTürk-Moğol şamanizminin bazı mistik tarikatlar üzerindeki etkileri üzerine de çalışmalar yapılmıştır. (8)

Şamanistik ögelerin dini törenler içerisine katılması, bid’atta varılabilecek noktaları göstermesi açısından da ilgi çekicidir.

Özetle, Kur’an ve sünnette yer alan herhangi bir ilke ile çatışma halinde olan her türlü uygulama ve anlayış çirkin bid’at olarak ele alınması gereken hususlardır. Ashab-ı kiram ve gerçek din alimleri bu hususta yüzyıllardır mücadele vermiş olup, bugün de bu mücadele sürmektedir. Ancak mücadele konusunda istenilen noktaya gelinememesinin temel nedenleri içinde, cehalet, adet, gelenek göreneklere bağlılık olması ve bu uygulamaların dini bir unsur gibi algılanması, istismarlar ve çıkar hesapları, dini yanlış anlama ve anlatma gibi faktörler sayılabilir.

İnsan, fıtratı gereği inanma ihtiyacı içerisindedir. Bu durum özellikle bela, musibet, felaket, hastalık ve sıkıntı anında sığınacak bir merci ve başvuracak bir çare aramasına neden olmaktadır. İnsanın bu temel ihtiyacını bilen bazı kişiler bunlardan istifade ve karşılığında da menfaat sağlamaya çalışmaktadırlar. Bu amaçla da din adı altında yanlış uygulamalar ile müslümanları kandırarak insanlığa ve yüce dinimize zarar verebilmektedirler.

Bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Yoksa Allah'ın izin vermediği bir dini onlara sunan ortaklar mı var?" (9) Bu âyet-i kerimede Allah, dini ve dini hükümleri ancak kendi vazedeceğini, başkasının, hak dine bir şey katmaya hakkı olmadığını ifade buyurmaktadır.

Allah'ın Resulü (S.A.V.) bir hutbesinin sonunda şu sözleri söylemişlerdir: "Sözün en hayırlısı Allah'ın kitabıdır; yolun en hayırlısı Muhammed'in (S.A.V.)yoludur. İşlerin kötüsü sonradan çıkanlardır (yani bid'atlardır). Her bid'at sapıklıktır" (10)

Bir başka hadis de şöyledir: "Size Allah'tan korkmayı (takvayı), Habeşli bir köle de olsa Allah yolunda yürüdüğü müddetçe -başkanınıza-itaat edip sözünü dinlemeyi tavsiye ederim. Çünkü içinizden benden sonra yaşayanlar çok ihtilaf (anlaşmazlık) görecekler. Size benim sünnetim, ergin ve doğru yolda halifelerimin sünneti gereklidir. Bunlara sımsıkı sarılınız ve hiç bırakmayınız. Sonradan çıkan işlerden (bid'atlardan) kaçının dinde her sonradan ortaya çıkan bid'attır. Her bid'at sapıklıktır" (11)

Özetle belirtmek gerekirse; bir bid’at, ya dine muvafık ve bir ihtiyacı karşılayan bir şeydir ki, bu bid’at-ı hasene adı altında tahsin edilmiş, güzel bulunmuştur; veya bir ihtiyacı karşılamayan, daha önce zaten mevcut bir şeyi kaldırarak yerine geçecek olan –bir başka kültürden alınma, yahut beşeri hevaya uyularak , yoktan ihdas edilme –bir şeydir. Bid’at-ı seyyie denen bu ikinci kısım bütün Müslümanların müşterek kültürleri yani onların birlik ve vahdet vesilesi olan sünnete ters düştüğü için merduddur. Bu çeşit bid’atlar, yani yabancı kültürlere ait unsurlarla ferdi hevadan kaynaklanan unsurlar müstakillik ve müştereklik esasına müstenid ümmet şahsiyetini haleldar edeceği için hiç bir müsamaha tanımaksızın şiddetle reddedilmiştir. (12)

Son otuz- kırk yıl içinde özellikle ülkemizde başta Kur’an ve sünnete aykırı akım ve uygulamaların ortaya konulmaya çalışıldığı görülmektedir. Ehil olmayan kimseler tarafından yapılan Kur’an çevirive yorumları, devre uygun Kur’an yorumları altında, Kur’an ve sünnetin ruhuna aykırı fikirlerin empoze edilmeye çalışılması, dinde reform ve yenilik adı altında yapılan çalışmalar, Peygamber Efendimiz(S.A.V.)in sünnetlerini kaldırmaya yönelik sadece Kur’an hükümlerini kabul etme kisvesi altında yapılan dini tahrip çalışmaları, şeriat ve fıkhın helal kabul ettiği şeylerin haram; haram gösterdiği bazı şeylerin ise helal ve mübah gösterilmesi, hadis ve sünnetler konusunda bilinçli bir karmaşa oluşturma çabaları, indirilmiş Kur’an yerine reformize edilerek yeni bir din ihdas gayretleri, dünyadaki tüm mezhep ve dinleri biraraya getirmek suretiyle yeni bir hanif din oluşturma emelleri bu kapsama dahil edilebilir.

Günümüzde maalesef islam temel inancının, Kur’an ve sünnetle olan temel bağının kopartılarak, batı dünyasında geliştirilen aklı ilkeler baz alınarak ve modernist adı altında yeniden ortaya konulmaya çalışıldığını müşahade ediyoruz.

Yukarıda da ifade ettiğimiz husus “Kur’an’dan başka din kaynağı tanımayız” sloganına dayandırılmakta, bazen de “Hadisleri yeni bir ayıklamaya tabi tutmalı ve sünneti yeniden tanımlamalıyız” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Genel olarak ortaya atılan iddialar ise, günümüzün toplumsal yapısının değiştiği, bu nedenle dinin emir ve yasaklarının da yeniden gözden geçirilmesi gerektiği, Kur’an’dan herkesin rahatlıkla hüküm çıkarabileceği, mezheplerin ve tasavvufun yozlaşmış birer istismar kurumu olduğu ve reddedilmesi gerektiği, şefaat, mucize, evliyanın kerameti, tevessül, miraç, kabir azabı ve benzeri hususlara inanmanın yanlış olduğu şeklindedir.

İşin ilginç yanı ise yukarıda ifade ettiğimiz dinde yeri bulunmayan hurafelerin sonradan islama karıştığı, bunların temizlenerek dinin ilk zaman ki doğru ve temiz haline getirilmesi de bir gerekçe ve kisve olarak kullanılarak, dinde reform çalışmalarına girişilmesidir.

Bakınız Hüseyin Hilmi Işık; ‘Dinde Reformcular’ adlı kitabında reformculara verdiği cevabında neler diyor:

‘...İslam dini ilim üzerine kurulmuştur. Her bakımdan akla uygundur. Kur’an-ı Kerim’de ve hadisi şeriflerde açıkca bildirilmemiş olan şeylerde, akla ve ilme uygun yeni emirler çıkarmak, yani kıyas ve ictihad yapmak, şeriatın ana kaynaklarından biri olur ise de, bunu yapabilmek için herşeyden önce müslüman olmak ve lüzumlu bilgilere malik olmak lazımdır. Dinde reform isteyenler , temel kitaplara dokunmayıp, yalnız cahil halk arasına yerleşmiş olan hurafeleri yoketmeyi düşünüyorlarsa , buna birşey denemez. İslamiyete hizmet etmiş olurlar. Fakat böyle iyi düşündüklerine inanabilmemiz için , önce hakiki ve samimi müslüman olduklarını ispat etmeleri gerekir....

Biz reformcuları dinimize, mezhebimize uymak için zorlamıyoruz.Yalnız müslüman olup olmadıklarını açıkca söylemelerini ve işlerinin özlerine uygun olmasını istiyoruz. Çünkü, islamiyetin belli ve değişmez kanunları vardır. Müslüman olanların bu kanunlara uygun olarak konuşması lazımdır....

Bazıları da, sağlam bir varlık ve birlik elde etmek için dinlazımdır, fakat dini zamana uydurmalı, islamı hurafelerden temizlemeli diyorlar. Halbuki, ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarında hiç bir hurafe yoktur. Din cahilleri arasında hurafeler bulunur.Bunları temizlemek için de , ehl-i sünnet kitaplarını yaymak, gençlere bunları öğretmek lazımdır.’

Konuyla ilgili Bedir Yayınevi’nden de ‘Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bi’datları Tenkit’ adlı bir çalışma yayınlanmış olup, bu kitap serisinin devamı planlanmaktadır. Konusunda uzman, yazar ve araştırmacıların çalışmaları birarada derlenmiştir. Son derece bilgilendirici ve aydınlatıcı bir çalışma olması nedeniyle tavsiye ediyoruz.

Çağımızda özellikle bi’dat uygulamaları son derece artmış olup, bir müslüman olarak görevimiz uyanık olmak, tehlikeli fikir akımlarından haberdar olmak ve bu konuda çevremizi uyarmak olmalıdır.

Görüldüğü gibi bi’dat kapsamında sadece “türbelere mum dikmek, fala,uğursuzluğa vs. inanmak” gibi hususlarla mücadele etmek anlaşılmamalıdır. Bu hususların önemi küçümsenmemekle beraber,üzerinde hassasiyetle durulması gereken husus modernist bid’atçıların halka çağdaşlık ve yenilenme adı altında benimsetmeye çalıştıkları yaklaşım ve akımlardır. Hatta islam büyüklerine, mezhep imamlarına, Sahabeye, hatta pek çok hadis-i şerife açıkça iftira edilmekte ve sadece ortada Kur’an bırakılmaktadır. Geleneksel ehl-i sünnet ve cemaat müslümanlığı, sonradan ortaya çıkmış bir mezhep, fırka ve akım olmadığı unutulmaktadır.

Geçmiş dönemlerden günümüze intikal eden yabancı unsurlardan korunmaya dönük olarak; yüce dinimizin ehliyetli, liyakatli, icazetli, güvenilir alimlerden , öğretmenlerden ve rehberlerden ders alınarak öğrenilmesi gerektiği açık bir husustur.

Diğer yandan; okunacak kaynak eserlerde de muteber, güvenilir ve kamil ulema ve mürşidlerin yazdıkları kitapların esas alınması gerekmektedir. Dinde yeri olmayan ancak daha sonra dini bir vecibe gibi benimsetilmek istenen konulardan ancak bu yolla korunmak mümkün olabilecektir. Ehl-i sünnet vel cemaat yolu işte böyle bir yoldur.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Arafat’ta iken şöyle buyurmuştur.‘.. Bilesiniz! Şurası muhakkak ki mallarınız, kanlarınız birbirinize karşı haramdır, tıpkı şu ayınızın şu belde ve şu gündeki haramlığı gibi. Bilesiniz! (Kıyamet günü) Havz’ın başına hepinizden önce ben geleceğim. Ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftahar edeceğim. Sakın benim yüzümü kara çıkarmayın. Haberiniz olsun! Ben pek çok kimseyi (şefaatimle) ateşten kurtaracağım. Bazı kimseler de benden kurtarılacak (zebaniler onları götüreceklerdir). Ben: ‘EyRabbim! (Zebanilerin benden kaçırdıkları) benim sahabeciklerimdi (Niye cehenneme götürülüyorlar?) diyeceğim. Allah Teala hazretleri şöyle buyuracak; ‘Senden sonra onların neler ihdas ettiklerini sen bilmiyorsun!’ (13)

KAYNAKÇA:(1)Tirmizi(2)el-Enâm, 6/153; İbrahim eş-Şatibî, el-i'tisam, I, 37(3)1045-Ramuz-ul Ehadis.A.Ziyaüddin Gümüşhanevi(4)2788-Ramuz-ul Ehadis.A.Ziyaüddin Gümüşhanevi(5)Ali Mahfuz el-İbda' fi Medarri'l-İbtida', 4.Böl. 423 vd.(6)Nesaî, ez-Zineh, 17; İbn Mace, Tıb, 39(7)Ebu Davud, Tirmizî,İbnu Mâce(8)Fuad Köprülü-Türk-Moğol Şamanizminin Mistik Müslüman TarikatlarÜzerindeki Etkisi.(9)eş-Şûrâ, 42/21(10)Müslim Mişkat, I,51(11)Ahmed; Ebu Davud, Tirmizî; Mişkat, I , 58(12)Kütüb-i Sitte. Cilt 1-sh.185-Akçağ Yay.(13)Kütüb-i Sitte. Cilt 11-sh.398 -Akçağ Yay.

Yalkın Tuncay

Hiç yorum yok: