KALP TEMİZLİĞİ, AHLAKİ TEKAMÜL VE NAMAZ İLİŞKİSİ
Kalp, kişide gözle görülemeyen özel bir kuvvettir. Diğer bir ifadeyle gönülden bahsediyoruz. Bedenimizdeki tüm organlar gönül diye bildiğimiz kalbin emri altında toplanmıştır. İnanan da, inanmayan da, ahlaklı olan da, ahlaksız olan da kalbin ta kendisidir.
İşte bu nedenle kalbin temizlenmesi ve ardından da bu temizliğin sürekli hale getirilmesi şarttır. Kalbi temizlemek için riyazet ve mücahede lazımdır. Riyazet, nefsin arzularını yapmamaktır. Nefis, haramları ve yanlışlara meyleder. Bu yüzden haram ve mekruhlardan, yapılması uygun olmayan davranışlardan kaçınmak gerekmektedir. Mücahede ise nefsin istemediği şeyleri yapmak demektir. Nefsimiz, iyi olanı ve ibadeti yapmak istemez. Bunun için de iyilikleri çoğaltarak ve ibadet ederek kalbi temizlemekten başka çare yoktur.
Günahlar kalbi karartır. Diğer yandan da farzların yerine getirilmemesi, ibadetlerin aksatılması da günahlara karşı müminlerin dayanıklılığını azaltmaktadır. En önemli farz ibadeti namazdır. Namazın farziyeti açıkça Kuran-ı Kerimde bildirilmiştir. Dolayısıyla namazı küçümseyerek sen kalbime bak tarzı yaklaşımlar eksik ve hatalıdır. Çünkü kalbin durumu yapılan iyilik, ibadet ve farzların yerine getirilmesiyle belirlenir. Üstelik günahlar içindeyken bile sadece kalbime bak, bu yeterli demek yanlıştır.
Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: ‘Bir kimse, günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe ederse, o leke silinir. Tevbe etmeyip tekrar günah işlerse, o leke büyür ve kalbin tamamını kaplar, kalp, kapkara olur.’ (Harâiti) İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlânın emirlerini yapmamak kalbin bozuk olmasındandır. Kalbin bozuk olması, dine tam inanmamaktır. İmanın alameti, dinin emirlerini severek yapmaktır. Kalp, sevgi yeridir. Sevgi bulunmayan bir kalp ölmüş demektir. Kalpte, ya dünya sevgisi veya Allah sevgisi bulunur.
Allah’ı anarak, ibadet yaparak, kalpten dünya sevgisi çıkarılınca, kalp temiz olur. Bu temiz kalbe, Allah sevgisi, kendiliğinden dolar. Günah işleyince, kalp kararır, hastalanır, dünya sevgisi yerleşir ve Allah sevgisi gider. Kalbin bu hali, bir şişeye benzer. Su doldurunca, havası çıkar. Suyu boşaltınca, hava kendiliğinden dolar. Bir bardaktaki hava çıkmadıkça içine su girmez. İçine su koyunca da, bu suyu çıkarmadan başka şey koyulmaz. Kalp de bardak gibidir. Kalbi Allah sevgisiyle doldurmak için, başka her şeyi temizlemek lazımdır. Bir kalpte iki veya daha fazla sevgi bulunamaz. Kur'an-ı kerimde, ‘Allah, insanın içinde iki kalp yaratmamıştır.’ buyuruluyor. (Ahzab 4)
Hadika'da buyuruluyor ki: Haram işleyenlerin, sen kalbime bak, kalbim temiz demeleri yanlıştır. Kendini ve Müslümanları aldatmaktır. Ancak dinin emir ve yasaklarına uyanın kalbi temiz olur. Peygamber efendimiz (S.A.V.) ‘Günaha devam edenlerin zamanla kalbi mühürlenir. O, artık sevap işleyemez olur.’ buyuruyor. (Bezzar) Kalbin Allahü teâlâdan başka şeyleri sevmesi onu karartır, paslandırır. Bu pası temizlemek lazımdır. Temizleyicilerin en iyisi sünnet-i seniyyeye uymaktır. Sünnet-i seniyyeye uymak, nefsin kalbi karartan isteklerini yok eder.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) buyuruyor ki: ‘Kıyamet günü kulun ilk sorguya çekileceği ibadet namazdır. Namaz düzgün ise, diğer amelleri kabul edilir. Namaz düzgün değilse, hiçbir ameli kabul edilmez.’ (Taberani) ‘Namaz kılmayanın ibadetleri kabul olmaz.’ (Ebu Nuaym) ‘Namaz dinin direğidir, namazı terk eden dinini yıkmış olur.’ (Beyheki)
Peygamberimiz (S.A.V.), “Kim sabah namazını kılarsa, Allah’ın garantisi altındadır” (Kütüb-i Sitte) Allah (c.c.), Kur'ân-ı Kerim'de: "... Muhakkak namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkor." (Ankebût, 45) buyuruyor.
Görülüyor ki, namaz kişiyi kötülüklerden uzak tutarak, ahlaki anlamda kişiyi yüceltiyor. Kişi namaz kılmaya devam ettiği halde ahlaki anlamda olumlu yönde gelişme göremiyorsa, bu durumun sorumlusunun kendisi olduğunu bilmelidir. Nitekim Maûn sûresinde Allah (c.c.) ".. veyl olsun o namaz kılanlara! Onlar ki kıldıkları namazdan gafildirler." (Maûn, 4-5) buyurur. Anlaşılıyor ki; namazda, insanı kötülüklerden koruyan bir kuvvet vardır. Bu kuvvet öyle bir kuvvettir ki, hakkıyla eda edilmediği zaman kul kendini günahlara karşı maalesef koruyamamaktadır.
Peygamber Efendimizin (S.A.V.) gözümün nuru diye ifade ettiği namaz Allahu Zül Celal’in açık bir emri olup, her durum ve şart altında mutlaka yerine getirilmelidir. Mümin namazını dosdoğru kılmaya çalışmalı, iyiliği doğruluğu kendine şiar edinirken, kötülükten kaçınmalıdır. Tüm bu koşullar yerine getirildikçe kalp üzerindeki kirler bir bir azalacak, bu sayede de namazın hikmeti ve sonuçları yaşanabilecektir. Rasulullah (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: ‘Ne dersiniz, birinizin kapısı önünde bir nehir olsa, o kimse bu nehirde günde beş defa yıkansa kir diye hiçbir şeyi kalır mı?’ Ashap; ‘Kir namına hiçbir şey kalmaz’ dediler. Rasulullah (S.A.V.) de ‘İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah bunlar sayesinde günahları siler.’ (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai)
O halde namaz ve gönül temizliği arasında birebir ilişki bulunmaktadır. Zaten Allahu Zülcelal de insanlara faydası olanı emretmiş, doğru yoldan ayıracak tüm tali yolları kapatmış ve yasaklamıştır. İşte kalp temizliği için en büyük araç bizzat Peygamber Efendimizin de (S.A.V.) uyguladığı namaz olmuştur. Kişi hakkını vererek ve dosdoğru kıldığı taktirde namazın ahlak üzerindeki değişimlerine bizzat şahit olur. Bunun için ise namazın doğru ikame edilerek, namazdan gafil olmamak gerekmektedir. Namaz bir ölçüdür. Bu ölçünün doğru ölçülmesi de doğru sonuçlar getirecektir. Allahu Zülcelal müminler hakkında; ‘Onlar ki gaybe iman edip namazı dosdoğru kılarlar’ (Bakara-3) Kıyamet günü insan, ilk olarak namazdan sorguya çekilecektir. Eğer namaz ibadeti tam olursa, diğer amellerin de namazla birlikte kabulüne vesile olacaktır inşallah. (amin)
16 Temmuz 2009 Perşembe
24 Şubat 2009 Salı
La İlahe İllallah
La ilahe illallah zikri cok ozel bir zikirdir. Zikrin tavsiye edilen sekilde cekilmesi, faydasini en ust duzeye cikarir. Tum peygamber ve evliyalar bu tevhid kelimesini en guzelinden inananlarin gonullerine naksetmeye var gucleriyle calismislardir.
La ilahe - illallah iki kisimdan olusur.
1.kisim (la ilahe) tapinilacak ilahlar olmadigini belirterek Allah' a imanin tenzih (Hicbirseye benzememesi) yonunu vurgular.
2.kisim (illallah) var olarak algilanan varligin onun tecellilerinden olustugu ve ondan gayri olmadigi vurgulanarak teşbih (benzerlik) yonu vurgulanir.
Musevi mesrep agirlik kazanirsa 1 kisim kiside acilim yapar. Ya da 1.kisim agirlikta acilim yapmissa (esma terkipleri itibariyla) musevi mesrep yonu agir basar.
İsevi mesrep agirlik kazanirsa 2. kisim kiside acilim yapar. Ya da 2..kisim agirlikta acilim yapmissa (esma terkipleri itibariyle) isevi mesrep yonu agir basar.
İste Muhammedi mesrep ise tenzih ve teşbih yonlerini birler. La ilahe illallah'in hakikatine birlik bilincini idrak edebilenler ulasabilir.
Aslinda inananlarin aralarinda fark olarak algiladiklari mesele, bundan ibarettir.
Dag ayni dagdir. İnis ve cikis ayni daga aittir. Zirve La ilahe illallah 'tir.
Allah cumlemizi bu zirve ve bakis acisindan tum olay, duygu ve dusunceleri idrak etmeyi nasip etsin. (Amin)
Selam ve muhabbetle.
La ilahe - illallah iki kisimdan olusur.
1.kisim (la ilahe) tapinilacak ilahlar olmadigini belirterek Allah' a imanin tenzih (Hicbirseye benzememesi) yonunu vurgular.
2.kisim (illallah) var olarak algilanan varligin onun tecellilerinden olustugu ve ondan gayri olmadigi vurgulanarak teşbih (benzerlik) yonu vurgulanir.
Musevi mesrep agirlik kazanirsa 1 kisim kiside acilim yapar. Ya da 1.kisim agirlikta acilim yapmissa (esma terkipleri itibariyla) musevi mesrep yonu agir basar.
İsevi mesrep agirlik kazanirsa 2. kisim kiside acilim yapar. Ya da 2..kisim agirlikta acilim yapmissa (esma terkipleri itibariyle) isevi mesrep yonu agir basar.
İste Muhammedi mesrep ise tenzih ve teşbih yonlerini birler. La ilahe illallah'in hakikatine birlik bilincini idrak edebilenler ulasabilir.
Aslinda inananlarin aralarinda fark olarak algiladiklari mesele, bundan ibarettir.
Dag ayni dagdir. İnis ve cikis ayni daga aittir. Zirve La ilahe illallah 'tir.
Allah cumlemizi bu zirve ve bakis acisindan tum olay, duygu ve dusunceleri idrak etmeyi nasip etsin. (Amin)
Selam ve muhabbetle.
12 Şubat 2008 Salı
İNANMAK
Müslüman:
İslamı kabul eden, Allah'a teslim olmuş inanan kişi Müslüman olarak adlandırılır. İslam; itaat etmek, teslim olmak, Allah’a yönelmektir. Müslümanlığı kabul ederek İslam olmak; Allahu Zülcelal’e itaat edip, Peygamber Efendimiz (sav)’in din adına tebliğ ettiklerini kabul etmektir. Aynı zamanda dinin emrettiği hükümlere bağlılık göstermek ve İslamı din olarak kabul etmektir.
Müslüman Hitabı:
Peygamber Efendimizin (sav) tebliğ etmiş olduğu dine İslâm, o dinin mensuplarına "müslüman" adı bizzat Yüce Allah tarafından verilmiştir. Bu gerçek şu ayette net bir şekilde ifade edilmektedir.
"... Daha önce ve Kur'an'da, Peygamber'in size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için size müslüman adını veren O'dur. Artık namaz kılın, zekat verin, Allah'ın emirlerine sarılın. O sizin sahibinizdir. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!" (1)
Allah’tan Sakınan Müslümanlar:
Yüce Allah (CC) tarafından bizzat böyle bir isimle şereflenmek ne büyük bir kazançtır bizler için. Yine Kuran-ı Kerim’de Allah’tan sakınanların yine Müslümanlar olduklarını ve ölene kadar da Müslümanlığın gereğinin yapılması önemle vurgulanmaktadır.
‘Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak müslümanlar olarak ölün. (2)
Müslüman olmak, kabul ve tasdiki getirmektedir. İnkar edenler ise çok pişman olacaklardır. Bu konuda ayeti kerimede şöyle buyurulmaktadır. ‘İnkar edenler, "Keşke müslüman olsaydık" diye çok arzu edeceklerdir.’ (3)
Doğru yola ancak dönebilenler ayetlere inanan ve hükümleriyle amel edenler olacaktır.’ Sen körleri sapkınlıklarından çıkarıp doğru yola iletemezsin. Sen çağrını ancak, âyetlerimize inanıp müslüman olan kimselere işittirebilirsin.’ (4)
Hadislerde Müslümanlık Vasıfları:
Müslümanın tanımı, belirgin vasıfları ve birbirlerine karşınasıl davranmaları gerektiği hadislerde şu şekilde açıklanmaktadır."Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir" (5)
"Kim bizim kıldığımız namazı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimiz kurbanın etinden yerse, iste o müslümandır" (6) "Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve başkalarının zulmetmesine de razı olmaz..." (7)
"Bir müslümana küfretmek fasıklık, onu öldürmek ise küfürdür" (8) "İslâm'a gir, kurtulursun" (9)
"Müslümanın müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır" (10) "Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selamını almak, davetine icabet etmek, cenazesinde hazır bulunmak, hastalandığı zaman ziyaret etmek ve aksırdığı zaman Allah'a hamdederse "yerhamuke'llahu (Allah sana rahmet etsin)" demek" (11)
İman-Müslüman-Mümin:
İman kalp ile ilgili olduğu halde, İslam daha ziyade imanın amel olarak dışa yansıtılmasını ifade etmektedir. Nitekim Cibril hadisinde, imanın tarifi yapılırken; "Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyamet gününe, hayır ve şerrin Allahû Teâlâ'dan olduğuna inanmandır" buyurulurken; İslâm'ın tarifinde, topluma ilân edilen ve amel olarak yapılması gereken prensipler, yani İslâm'ın bes sartı sayılır: "İslâm, Allah'tan başka hiç bir ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah'ın rasûlu olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yetiyorsa hac farizasını yerine getirmendir" (12)
"Müslüman, sevdiğini Allah için seven, Allah'ı ve Rasûlu'nu herşeyden çok seven ve Allah kendisine imanı nasip ettikten sonratekrar küfre dönmeyi, cehenneme yüz üstü atılmaktan daha tehlikeli gören kimsedir" (13) "Müslüman, diğer müslümanların canına, malına ve namusuna saygı duyan kimsedir" (14) "Bir müslümanın, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl olmaz" (15) Hangi müslümanlık daha hayırlıdır diyen birine Rasûlullah(s.a.s.); "Tanıdığın ve tanımadığı herkese yemek ikram eder ve selam verirsin " cevabını vermiştir. (16) Şu halde cömertlik ve Allah'ın selâmının yayılması da İslâm'ın prensiplerinden ve müslümanların örnek özelliklerinden olmalıdır.
İbadet ve Ameller:
Kalbinde imanı olan her insan aynı zamanda müslümandır. Fakat her müslüman mü'min olmayabilir. İslam'da asıl olan iman ve amelin birlikte bulunmasıdır. "İslâm'a gir, kurtulmuş olursun" hadisi işte bu gerçeği bize bildirmektedir.İbadet ve amelsiz bir kalbi korumak son derece güçtür. Kalbin kararmasına ve hassasiyetine yitirmesine sebep verebilir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’de bu husus şu şekilde ifade edilmektedir. "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söyleyip duruyorsunuz?" (17)
"İnsanlara iyiliği emrediyor da, kendi nefsinizi unutuyor musunuz? Oysa siz, kitabı da okuyorsunuz. Hiç düşünmez misiniz?" (18) Netice itibariyle; iman sahibi bir müslüman; özü, sözü ve hareketleriyle doğru ve dürüst olan, haksızlık yapmayan, daima her işin hayırlı yönünü görüp almaya gayret eden ve her hareketinin yazıcı melekler tarafından tespit edildiğine inanan kimsedir. Ve bu güzel vasıflara sahip olanlar için de Kuran-ı Kerim Müslümanlara müjdelerde bulunmaktadır."Ey ayetlerimize inanan ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de." (19)
Allah'a çağıran, salih amel işleyen ve "Kuşkusuz ben müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?’ (20)
O halde Müslüman olmanın şuuruna vararak, şükrünü eda etmeli, müslüman tanımına uygun bir hayat yaşamak için her türlü gayreti göstermeli ve bu konuda herkese örnek olabilmeliyiz.
Kaynaklar:
1-el-Hacc/78
2-Al-i İmran/102
3-Neml/2
4-Rum/53
5-Buhârî, Iman: 4; Muslim, Iman: 64, 65, 66; Ebu Davud, Cihad: 2; Tirmizi, Kiyame: 52; Nesâî, Iman, 8, 86-Nesaî, Iman: 9
7-Buhârî, Mezâlim,
8-Buhârî, Iman: 36; Muslim, Iman: 116
9-Buhârî, Bed'ul Vahy, 6, Cihâd, 102,Tefsîru Sûre 3, 4; Muslim, Cihâd: 74; Ibn Mâce, Mukaddime, 1010-Muslim, Birr: 32; Ahmed b. Hanbel, III, 491
11-Buhârî, Cenâiz: 2; Muslim, Selâm, 4-6; Tirmizî, Edeb: 1; Ibn Mâce, Cenâiz: 1; Ahmed b. Hanbel, II, 332, 372, 412, 54012-Buhârî, Imân, 34, 37, Sehâdat: 26, Tefsîru Sûre: 31/2; Muslim, Imân: 5, 7, 8; Ebû Dâvud, Sunne: 16; Tirmizî, Imân: 4
13-Nesâî, Imân: 3, 4
14-Ahmed b. Hanbel, a.g.e., II, 491
15-Buhârî, Edeb: 57; Muslim, Birr: 23, 25; Ebu Davud, Edeb: 47; Tirmizi, Birr: 21, 24; Ibn Mace, Mukaddime: 7; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., I, 176
16-Buhârî, Iman: 6, 20; Muslim, Iman: 63; Nesaî, Iman: 12
17-Saff/2
18-Bakara/44
19-Zuhruf/69
20-Fussilet/33
Yalkın Tuncay
İslamı kabul eden, Allah'a teslim olmuş inanan kişi Müslüman olarak adlandırılır. İslam; itaat etmek, teslim olmak, Allah’a yönelmektir. Müslümanlığı kabul ederek İslam olmak; Allahu Zülcelal’e itaat edip, Peygamber Efendimiz (sav)’in din adına tebliğ ettiklerini kabul etmektir. Aynı zamanda dinin emrettiği hükümlere bağlılık göstermek ve İslamı din olarak kabul etmektir.
Müslüman Hitabı:
Peygamber Efendimizin (sav) tebliğ etmiş olduğu dine İslâm, o dinin mensuplarına "müslüman" adı bizzat Yüce Allah tarafından verilmiştir. Bu gerçek şu ayette net bir şekilde ifade edilmektedir.
"... Daha önce ve Kur'an'da, Peygamber'in size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için size müslüman adını veren O'dur. Artık namaz kılın, zekat verin, Allah'ın emirlerine sarılın. O sizin sahibinizdir. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!" (1)
Allah’tan Sakınan Müslümanlar:
Yüce Allah (CC) tarafından bizzat böyle bir isimle şereflenmek ne büyük bir kazançtır bizler için. Yine Kuran-ı Kerim’de Allah’tan sakınanların yine Müslümanlar olduklarını ve ölene kadar da Müslümanlığın gereğinin yapılması önemle vurgulanmaktadır.
‘Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak müslümanlar olarak ölün. (2)
Müslüman olmak, kabul ve tasdiki getirmektedir. İnkar edenler ise çok pişman olacaklardır. Bu konuda ayeti kerimede şöyle buyurulmaktadır. ‘İnkar edenler, "Keşke müslüman olsaydık" diye çok arzu edeceklerdir.’ (3)
Doğru yola ancak dönebilenler ayetlere inanan ve hükümleriyle amel edenler olacaktır.’ Sen körleri sapkınlıklarından çıkarıp doğru yola iletemezsin. Sen çağrını ancak, âyetlerimize inanıp müslüman olan kimselere işittirebilirsin.’ (4)
Hadislerde Müslümanlık Vasıfları:
Müslümanın tanımı, belirgin vasıfları ve birbirlerine karşınasıl davranmaları gerektiği hadislerde şu şekilde açıklanmaktadır."Müslüman, diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir" (5)
"Kim bizim kıldığımız namazı kılar, kıblemize yönelir ve kestiğimiz kurbanın etinden yerse, iste o müslümandır" (6) "Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve başkalarının zulmetmesine de razı olmaz..." (7)
"Bir müslümana küfretmek fasıklık, onu öldürmek ise küfürdür" (8) "İslâm'a gir, kurtulursun" (9)
"Müslümanın müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır" (10) "Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selamını almak, davetine icabet etmek, cenazesinde hazır bulunmak, hastalandığı zaman ziyaret etmek ve aksırdığı zaman Allah'a hamdederse "yerhamuke'llahu (Allah sana rahmet etsin)" demek" (11)
İman-Müslüman-Mümin:
İman kalp ile ilgili olduğu halde, İslam daha ziyade imanın amel olarak dışa yansıtılmasını ifade etmektedir. Nitekim Cibril hadisinde, imanın tarifi yapılırken; "Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyamet gününe, hayır ve şerrin Allahû Teâlâ'dan olduğuna inanmandır" buyurulurken; İslâm'ın tarifinde, topluma ilân edilen ve amel olarak yapılması gereken prensipler, yani İslâm'ın bes sartı sayılır: "İslâm, Allah'tan başka hiç bir ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed'in Allah'ın rasûlu olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yetiyorsa hac farizasını yerine getirmendir" (12)
"Müslüman, sevdiğini Allah için seven, Allah'ı ve Rasûlu'nu herşeyden çok seven ve Allah kendisine imanı nasip ettikten sonratekrar küfre dönmeyi, cehenneme yüz üstü atılmaktan daha tehlikeli gören kimsedir" (13) "Müslüman, diğer müslümanların canına, malına ve namusuna saygı duyan kimsedir" (14) "Bir müslümanın, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl olmaz" (15) Hangi müslümanlık daha hayırlıdır diyen birine Rasûlullah(s.a.s.); "Tanıdığın ve tanımadığı herkese yemek ikram eder ve selam verirsin " cevabını vermiştir. (16) Şu halde cömertlik ve Allah'ın selâmının yayılması da İslâm'ın prensiplerinden ve müslümanların örnek özelliklerinden olmalıdır.
İbadet ve Ameller:
Kalbinde imanı olan her insan aynı zamanda müslümandır. Fakat her müslüman mü'min olmayabilir. İslam'da asıl olan iman ve amelin birlikte bulunmasıdır. "İslâm'a gir, kurtulmuş olursun" hadisi işte bu gerçeği bize bildirmektedir.İbadet ve amelsiz bir kalbi korumak son derece güçtür. Kalbin kararmasına ve hassasiyetine yitirmesine sebep verebilir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’de bu husus şu şekilde ifade edilmektedir. "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söyleyip duruyorsunuz?" (17)
"İnsanlara iyiliği emrediyor da, kendi nefsinizi unutuyor musunuz? Oysa siz, kitabı da okuyorsunuz. Hiç düşünmez misiniz?" (18) Netice itibariyle; iman sahibi bir müslüman; özü, sözü ve hareketleriyle doğru ve dürüst olan, haksızlık yapmayan, daima her işin hayırlı yönünü görüp almaya gayret eden ve her hareketinin yazıcı melekler tarafından tespit edildiğine inanan kimsedir. Ve bu güzel vasıflara sahip olanlar için de Kuran-ı Kerim Müslümanlara müjdelerde bulunmaktadır."Ey ayetlerimize inanan ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de." (19)
Allah'a çağıran, salih amel işleyen ve "Kuşkusuz ben müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kimdir?’ (20)
O halde Müslüman olmanın şuuruna vararak, şükrünü eda etmeli, müslüman tanımına uygun bir hayat yaşamak için her türlü gayreti göstermeli ve bu konuda herkese örnek olabilmeliyiz.
Kaynaklar:
1-el-Hacc/78
2-Al-i İmran/102
3-Neml/2
4-Rum/53
5-Buhârî, Iman: 4; Muslim, Iman: 64, 65, 66; Ebu Davud, Cihad: 2; Tirmizi, Kiyame: 52; Nesâî, Iman, 8, 86-Nesaî, Iman: 9
7-Buhârî, Mezâlim,
8-Buhârî, Iman: 36; Muslim, Iman: 116
9-Buhârî, Bed'ul Vahy, 6, Cihâd, 102,Tefsîru Sûre 3, 4; Muslim, Cihâd: 74; Ibn Mâce, Mukaddime, 1010-Muslim, Birr: 32; Ahmed b. Hanbel, III, 491
11-Buhârî, Cenâiz: 2; Muslim, Selâm, 4-6; Tirmizî, Edeb: 1; Ibn Mâce, Cenâiz: 1; Ahmed b. Hanbel, II, 332, 372, 412, 54012-Buhârî, Imân, 34, 37, Sehâdat: 26, Tefsîru Sûre: 31/2; Muslim, Imân: 5, 7, 8; Ebû Dâvud, Sunne: 16; Tirmizî, Imân: 4
13-Nesâî, Imân: 3, 4
14-Ahmed b. Hanbel, a.g.e., II, 491
15-Buhârî, Edeb: 57; Muslim, Birr: 23, 25; Ebu Davud, Edeb: 47; Tirmizi, Birr: 21, 24; Ibn Mace, Mukaddime: 7; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., I, 176
16-Buhârî, Iman: 6, 20; Muslim, Iman: 63; Nesaî, Iman: 12
17-Saff/2
18-Bakara/44
19-Zuhruf/69
20-Fussilet/33
Yalkın Tuncay
19 Kasım 2007 Pazartesi
ALLAH (CC)’I BİLME YOLUNDA İLİM
İlim sahibi olmaya çalışmak, öğrenmek ve okumak, her müslüman erkek ve kadın için bir görevdir. İnananlar olarak dinî görevlerimizi yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile bâtılı birbirinden ayıracak kadar bilgi sahibi olmamız farzdır. Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de ilk emri “Oku” olmuştur. “Yaratan Rabbinin adı ile oku’ (1) ayeti okumanın, öğrenmenin önemine işaret etmektedir. Nitekim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: “İlim öğrenmek her müslüman erkek ve kadına farzdır.” (2)
OKU’manın HAK’kını Vermek:
Yunus Emre’nin ;
Okumakdan mana ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emekdür.
İlim, ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen,
Bu nice okumaktır.
ifadeleri konumuzun bütününe ışık tutmaktadır.
Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi şerifinde ise ‘Nefsini (kendini) bilen Rabbini bilir.’ buyurmaktadır. Allah bize kendini bildirmeyi gaye edinmiştir. Bizlere de bunu öğütlemektedir. Zariyet suresinde ise; ‘Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım.’ (3) buyurularak, yaratılış gayemiz belirtilmektedir.
Allahu Zülcelal İlim Sahibidir:
Görüldüğü üzere tüm ilimler Rabbimizi bilmeye yönelik olmalıdır. Allahu Zülcelal, Alim ismiyle herşeyi bilici ve kudret sahibidir. İlim sahibi olan Allahu Zülcelal, bizlerin de ilim sahibi olarak kendini tanımamızı istemektedir. Kuran-ı Kerimde ilmin önemi vurgulanmış, pek çok yerde kendilerine ilim verilenler ifadesinin yanısıra ilim sahiplerinin üstünlüğü vurgulanmıştır. Bir kudsi hadiste Alimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı mukayese edilmiş, alimlerin mürekkebinin ağır basacağı ifade edilmiştir.
Kişinin kendisini bilmesi, nefsini bilmesi demektir. Nefsini bilen Rabbini tanıdı ifadesi pek çok tasavvuf ehlince değerlendirilmiştir. Bir ayet-i kerimede ‘Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran ve sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a niçin secde etmezler?’ (4),buyurulmaktadır. Yani, Allah kulundan açığa çıkan şeyleri ve kullarında olduğu halde kendisinde bulunduğunu bilmediği şeyleri, yani tüm gizli şeyleri bilir denilerek, Allah’ın Alim sıfatı belirtilmektedir.
Allahu Zülcelal Nefislerde Gizleneni Bilendir:
Bu noktada Allah kulun kendi içinde sakladığı, hatta kendisinin bile haberdar olamadığı şeyleri kul için Ya Habir (CC) sıfatıyla açığa çıkarmaya her an devam etmektedir. Bu konuyu tasavvuf ehli zatlar; tıpkı hastalığı için doktora giden bir kimsenin durumuna benzeterek; ilgili şahsın hastalığının ne olduğunu, vücudunda neyin saklı olduğunu bilmemesine, ancak doktorun onu açığa çıkarmasına benzetmektedirler.
İşte Allah bu şekilde yaratıkların nefislerinde pek çok şeyi gizlemiştir. Bu aynen bir hastanın, doktora müracaat edip hastalıklarının doktor tarafından kendisine bildirilmesine benzer. O halde Allah (CC) alimdir. İlim sahibidir. O halde ilim sahibini tanımak da ancak ilim öğrenmekle olur.
Allah’ı (CC) Hakkıyla Bilmek:
İlimden maksat; bireyin dünya ve ahiret hayatında kendisinden faydalandığı ve başkalarına da faydalı olduğu her ilimdir. Özelikle insanı evrenin, hayatın ve eşyanın değişmez kanunlarının Yaratıcısına bağlayan ilimdir. İlimden maksat; kişinin kendini (nefsini) tanıması ve Rabbini bilmesidir. Çünkü insanın öğrendiği ve keşfettiği tüm bilgilerin biricik kaynağı ve mercii ancak Allahu Zülcelal'dir. Görülüyor ki ilimden nihai maksad Allah’ı bilmektir. İşte Allahu Zülcelal’den hakkıyla korkanlar; bu maksat, bilinç ve şuura sahip olan hakiki ilim sahibi Allah dostlarıdır.
İlim ve Alimler:
Dinimiz, âlimin izzet ve haysiyetini korumuş ve ona gereken statüyü vermiştir. "...Allah'ın kulları arasında ondan en çok korkan âlimlerdir. " (5) "Bilmiyorsanız ilim erbâbına sorunuz. " (6) ayetleriyle, Kur'an'ın ilim sahipleri hakkındaki hükmü en açık bir şekilde belirtilmiştir.
Buraya kadar anladık ki ilim sahibi olmak büyük bir gereklilik, hatta farz. İşte bu noktada ilim sahibi olmak için gereken ne varsa yapmamız gerekiyor.
Önemle vurguladığımız üzere ilim sahibi oldukça Hak bilinecek, bu sayede Hak ve batıl ayrımı yapılabilecektir. Böylece helal ve haram ayrımı konusunda bilgi sahibi olan mümin, imanın üstünlüğünü idrak edecek, küfrün çirkinliğini görecektir.
İlmin Zarureti ve Şuurlanma:
Başkalarına muhtaç oldukları şeyleri öğretmek için ilim öğrenmek de sünnettir, bir ibadettir. Ancak başkalarına karşı övünmek için, kendisini üstün göstermek maksadıyla edinilmiş bilgi ise kişiyi hüsrana uğratıp, manevi hastalıklara sebep vereceği için kişiye fayda yerine zarar verecektir. İlim öğrenmek hem birey, hem de toplum için büyük bir zarurettir. Zaruret miktarı ilim öğrenmek, bir İslâm toplumunun bütün bireylerine yönelik bir farzdır. Ancak ilimlerin bir kısmı, her bir birey için gerekli olduğundan bu kısmın öğrenilmesi bir farz-ı ayn’dır. Herkesin öğrenip bilmesi ve onu tatbik etmesi gerekmektedir.
İlimlerin bir diğer bölümü de her birey için değil, toplumsal hayat için gereklilik olduğundan öğrenilmesi de bir farz-ı kifayedir. Tıp, harp ve teknik ilimlerde olduğu gibi. Toplumda belli bir kesimin uğraşması ile bu farz yerine getirilmiş olur. Diğer yandan; her meslek sahibi için, o meslekle ilgili dinî konuları bilmek çok önemlidir. Özellikle ticaretle uğraşan kişilerin ticaretle ilgili helal ve haram gibi işleri öğrenmede öncelik göstermeleri gerekmektedir. İslâm kadınlarının, abdest, namaz ve oruç gibi dinle ilgili bir kısım meseleleri ya kocaları ve mahremleri aracılığı ile öğrenmeye çalışmaları gerekmektedir.
Her şeyden önce ilim kuru bilgi yığını demek değildir elbet. Helal ile haramı, iman ile küfrü fark etmek, bu doğrultuda bilinçlenmek, kainattaki her şeyin Allahu Zülcelal’in ilminden ve kudretinden meydana gelmiş olduğunun şuurunda olmak demektir.
İlim Öğrenene Kanat Geren Melekler:
"Ebû Derda (r.a.) anlatıyor: "Allah Resûlü'nü (s.a.v.) şöyle derken dinledim:"Kim ilim tahsili için yola koyulursa Allah onun için cennete giden yolu kolaylaştırır". Melekler, yaptığı işten dolayı duydukları hoşnutluğu belirtmek üzere ilim öğrenenin üzerine kanatlarını gererler. Göktekiler ve sudaki balıklara varıncaya kadar yeryüzünde yaşayan tüm canlılar ilim öğrenen kimse için mağfiret dilerler.Alimin, ibadetle meşgul olan (âbid) kimseye olan üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Alimler Peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmazlar. Peygamberler miras olarak sadece ilim bırakırlar. Kim ilmi elde ederse büyük bir pay ele geçirmiş olur." (7)
Peygamber Efendimizin (s.av.) Mirası:
Bir rivayette; Hz. Peygamber'in vefatından sonra Ebû Zerr (r.a.), bir gün Medine'nin çarşılarını dolaşıyordu. İnsanları kargaşalı bir halde gördü. Dünya hayatı onları iyiden iyiye meşgul etmiş, hayat meşgalesi onlara egemen olmuş, akıl ve duygularını esir almıştı.Ebû Zerr (r.a.), dünya hayatının müslümanları bu derece meşgul etmesinden endişeye kapıldı. İnsanlara seslendi:
-İnsanlar! Şimdi mescitte Muhammed'in mirası dağıtılırken siz mal ve ticarete kendinizi kaptırmış ne yapıyorsunuz?! Bu söz üzerine insanlar derhal mescide koşuştular. Ancak mescitte rüku ve secde eden, ibadet edenlerle birlikte, ilim öğreten alim ve ilim öğrenen öğrenciler ve fıkıh öğreten fakih ve fıkıh öğrenen öğrencilerden başka bir şey göremediler. Derhal homurdana homurdana geldikleri gibi ökçeleri üzere geri döndüler. Ebû Zerr'e (r.a..):
-Mescitte, söylediğinden bir şey göremedik?! dediler.
Ebû Zerr (r.a.):-Muhammed'in mirası işte odur, cevabını verdi.
İlim Öğrenmenin Pratik Yolları ve Öneriler:
Herşeyden önce bilmek için OKU’mak gerekiyor. Dinimizde okumak Müslüman olmanın en önemli faaliyetlerinden biridir. Yaradılış gayemizi, dünya ve ahret hayatına yönelik bilgi ve donanıma yönelik çalışmalarda bulunmak, ilim meclislerinde bulunmak, bilenlerle sohbet etmek, güvenilir kaynaklardan bilgi edinmek, edinilen bilgiyi hayata aktarmak ve tatbik etmek, okunacak kaynakları belirlemek, belli bir plana göre okumayı gerçekleştirilmek, edinilen bilgileri tefekkür etmek ve bu bilginin hayatımızdaki karşılıklarının bularak mevcut durum ile olması gereken arasında mukayese etmek ve bu hedeflerin belli bir plan dahilinde hayata geçirmek, edinilen bilginin Kuran ve hadisleri ölçü alarak değerlendirmek, tatbik etmek ilim öğrenme yolunda unutulmaması gereken önemli temel prensiplerden bazılarıdır.
Allahu Zülcelal bizleri okuyan, yaradılış gayesini idrak edenlerden, bilgiyi bir yük olarak taşımadan hayata geçirenlerden eylesin. (Amin)
Dipnotlar:
(1)Alak Suresi/1, (2) İbn Mâce, Mukaddime, 17, (3) Zariyat Suresi/56,
(4) Neml Suresi/25, (5) Fâtır Suresi/28, (6) Nahl Suresi/43, (7) Ebû Davud, Tirmizî, İbn Mâce, Beyhaki ve İbn Hibban,
Yalkın Tuncay
OKU’manın HAK’kını Vermek:
Yunus Emre’nin ;
Okumakdan mana ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emekdür.
İlim, ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen,
Bu nice okumaktır.
ifadeleri konumuzun bütününe ışık tutmaktadır.
Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi şerifinde ise ‘Nefsini (kendini) bilen Rabbini bilir.’ buyurmaktadır. Allah bize kendini bildirmeyi gaye edinmiştir. Bizlere de bunu öğütlemektedir. Zariyet suresinde ise; ‘Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım.’ (3) buyurularak, yaratılış gayemiz belirtilmektedir.
Allahu Zülcelal İlim Sahibidir:
Görüldüğü üzere tüm ilimler Rabbimizi bilmeye yönelik olmalıdır. Allahu Zülcelal, Alim ismiyle herşeyi bilici ve kudret sahibidir. İlim sahibi olan Allahu Zülcelal, bizlerin de ilim sahibi olarak kendini tanımamızı istemektedir. Kuran-ı Kerimde ilmin önemi vurgulanmış, pek çok yerde kendilerine ilim verilenler ifadesinin yanısıra ilim sahiplerinin üstünlüğü vurgulanmıştır. Bir kudsi hadiste Alimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı mukayese edilmiş, alimlerin mürekkebinin ağır basacağı ifade edilmiştir.
Kişinin kendisini bilmesi, nefsini bilmesi demektir. Nefsini bilen Rabbini tanıdı ifadesi pek çok tasavvuf ehlince değerlendirilmiştir. Bir ayet-i kerimede ‘Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran ve sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a niçin secde etmezler?’ (4),buyurulmaktadır. Yani, Allah kulundan açığa çıkan şeyleri ve kullarında olduğu halde kendisinde bulunduğunu bilmediği şeyleri, yani tüm gizli şeyleri bilir denilerek, Allah’ın Alim sıfatı belirtilmektedir.
Allahu Zülcelal Nefislerde Gizleneni Bilendir:
Bu noktada Allah kulun kendi içinde sakladığı, hatta kendisinin bile haberdar olamadığı şeyleri kul için Ya Habir (CC) sıfatıyla açığa çıkarmaya her an devam etmektedir. Bu konuyu tasavvuf ehli zatlar; tıpkı hastalığı için doktora giden bir kimsenin durumuna benzeterek; ilgili şahsın hastalığının ne olduğunu, vücudunda neyin saklı olduğunu bilmemesine, ancak doktorun onu açığa çıkarmasına benzetmektedirler.
İşte Allah bu şekilde yaratıkların nefislerinde pek çok şeyi gizlemiştir. Bu aynen bir hastanın, doktora müracaat edip hastalıklarının doktor tarafından kendisine bildirilmesine benzer. O halde Allah (CC) alimdir. İlim sahibidir. O halde ilim sahibini tanımak da ancak ilim öğrenmekle olur.
Allah’ı (CC) Hakkıyla Bilmek:
İlimden maksat; bireyin dünya ve ahiret hayatında kendisinden faydalandığı ve başkalarına da faydalı olduğu her ilimdir. Özelikle insanı evrenin, hayatın ve eşyanın değişmez kanunlarının Yaratıcısına bağlayan ilimdir. İlimden maksat; kişinin kendini (nefsini) tanıması ve Rabbini bilmesidir. Çünkü insanın öğrendiği ve keşfettiği tüm bilgilerin biricik kaynağı ve mercii ancak Allahu Zülcelal'dir. Görülüyor ki ilimden nihai maksad Allah’ı bilmektir. İşte Allahu Zülcelal’den hakkıyla korkanlar; bu maksat, bilinç ve şuura sahip olan hakiki ilim sahibi Allah dostlarıdır.
İlim ve Alimler:
Dinimiz, âlimin izzet ve haysiyetini korumuş ve ona gereken statüyü vermiştir. "...Allah'ın kulları arasında ondan en çok korkan âlimlerdir. " (5) "Bilmiyorsanız ilim erbâbına sorunuz. " (6) ayetleriyle, Kur'an'ın ilim sahipleri hakkındaki hükmü en açık bir şekilde belirtilmiştir.
Buraya kadar anladık ki ilim sahibi olmak büyük bir gereklilik, hatta farz. İşte bu noktada ilim sahibi olmak için gereken ne varsa yapmamız gerekiyor.
Önemle vurguladığımız üzere ilim sahibi oldukça Hak bilinecek, bu sayede Hak ve batıl ayrımı yapılabilecektir. Böylece helal ve haram ayrımı konusunda bilgi sahibi olan mümin, imanın üstünlüğünü idrak edecek, küfrün çirkinliğini görecektir.
İlmin Zarureti ve Şuurlanma:
Başkalarına muhtaç oldukları şeyleri öğretmek için ilim öğrenmek de sünnettir, bir ibadettir. Ancak başkalarına karşı övünmek için, kendisini üstün göstermek maksadıyla edinilmiş bilgi ise kişiyi hüsrana uğratıp, manevi hastalıklara sebep vereceği için kişiye fayda yerine zarar verecektir. İlim öğrenmek hem birey, hem de toplum için büyük bir zarurettir. Zaruret miktarı ilim öğrenmek, bir İslâm toplumunun bütün bireylerine yönelik bir farzdır. Ancak ilimlerin bir kısmı, her bir birey için gerekli olduğundan bu kısmın öğrenilmesi bir farz-ı ayn’dır. Herkesin öğrenip bilmesi ve onu tatbik etmesi gerekmektedir.
İlimlerin bir diğer bölümü de her birey için değil, toplumsal hayat için gereklilik olduğundan öğrenilmesi de bir farz-ı kifayedir. Tıp, harp ve teknik ilimlerde olduğu gibi. Toplumda belli bir kesimin uğraşması ile bu farz yerine getirilmiş olur. Diğer yandan; her meslek sahibi için, o meslekle ilgili dinî konuları bilmek çok önemlidir. Özellikle ticaretle uğraşan kişilerin ticaretle ilgili helal ve haram gibi işleri öğrenmede öncelik göstermeleri gerekmektedir. İslâm kadınlarının, abdest, namaz ve oruç gibi dinle ilgili bir kısım meseleleri ya kocaları ve mahremleri aracılığı ile öğrenmeye çalışmaları gerekmektedir.
Her şeyden önce ilim kuru bilgi yığını demek değildir elbet. Helal ile haramı, iman ile küfrü fark etmek, bu doğrultuda bilinçlenmek, kainattaki her şeyin Allahu Zülcelal’in ilminden ve kudretinden meydana gelmiş olduğunun şuurunda olmak demektir.
İlim Öğrenene Kanat Geren Melekler:
"Ebû Derda (r.a.) anlatıyor: "Allah Resûlü'nü (s.a.v.) şöyle derken dinledim:"Kim ilim tahsili için yola koyulursa Allah onun için cennete giden yolu kolaylaştırır". Melekler, yaptığı işten dolayı duydukları hoşnutluğu belirtmek üzere ilim öğrenenin üzerine kanatlarını gererler. Göktekiler ve sudaki balıklara varıncaya kadar yeryüzünde yaşayan tüm canlılar ilim öğrenen kimse için mağfiret dilerler.Alimin, ibadetle meşgul olan (âbid) kimseye olan üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Alimler Peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmazlar. Peygamberler miras olarak sadece ilim bırakırlar. Kim ilmi elde ederse büyük bir pay ele geçirmiş olur." (7)
Peygamber Efendimizin (s.av.) Mirası:
Bir rivayette; Hz. Peygamber'in vefatından sonra Ebû Zerr (r.a.), bir gün Medine'nin çarşılarını dolaşıyordu. İnsanları kargaşalı bir halde gördü. Dünya hayatı onları iyiden iyiye meşgul etmiş, hayat meşgalesi onlara egemen olmuş, akıl ve duygularını esir almıştı.Ebû Zerr (r.a.), dünya hayatının müslümanları bu derece meşgul etmesinden endişeye kapıldı. İnsanlara seslendi:
-İnsanlar! Şimdi mescitte Muhammed'in mirası dağıtılırken siz mal ve ticarete kendinizi kaptırmış ne yapıyorsunuz?! Bu söz üzerine insanlar derhal mescide koşuştular. Ancak mescitte rüku ve secde eden, ibadet edenlerle birlikte, ilim öğreten alim ve ilim öğrenen öğrenciler ve fıkıh öğreten fakih ve fıkıh öğrenen öğrencilerden başka bir şey göremediler. Derhal homurdana homurdana geldikleri gibi ökçeleri üzere geri döndüler. Ebû Zerr'e (r.a..):
-Mescitte, söylediğinden bir şey göremedik?! dediler.
Ebû Zerr (r.a.):-Muhammed'in mirası işte odur, cevabını verdi.
İlim Öğrenmenin Pratik Yolları ve Öneriler:
Herşeyden önce bilmek için OKU’mak gerekiyor. Dinimizde okumak Müslüman olmanın en önemli faaliyetlerinden biridir. Yaradılış gayemizi, dünya ve ahret hayatına yönelik bilgi ve donanıma yönelik çalışmalarda bulunmak, ilim meclislerinde bulunmak, bilenlerle sohbet etmek, güvenilir kaynaklardan bilgi edinmek, edinilen bilgiyi hayata aktarmak ve tatbik etmek, okunacak kaynakları belirlemek, belli bir plana göre okumayı gerçekleştirilmek, edinilen bilgileri tefekkür etmek ve bu bilginin hayatımızdaki karşılıklarının bularak mevcut durum ile olması gereken arasında mukayese etmek ve bu hedeflerin belli bir plan dahilinde hayata geçirmek, edinilen bilginin Kuran ve hadisleri ölçü alarak değerlendirmek, tatbik etmek ilim öğrenme yolunda unutulmaması gereken önemli temel prensiplerden bazılarıdır.
Allahu Zülcelal bizleri okuyan, yaradılış gayesini idrak edenlerden, bilgiyi bir yük olarak taşımadan hayata geçirenlerden eylesin. (Amin)
Dipnotlar:
(1)Alak Suresi/1, (2) İbn Mâce, Mukaddime, 17, (3) Zariyat Suresi/56,
(4) Neml Suresi/25, (5) Fâtır Suresi/28, (6) Nahl Suresi/43, (7) Ebû Davud, Tirmizî, İbn Mâce, Beyhaki ve İbn Hibban,
Yalkın Tuncay
16 Kasım 2007 Cuma
DİNDE BİD’AT VE HURAFELER, GÜNÜZDEKİ TEZAHÜRLERİ
insan için en önemli husus; bilinmesi ve inanılması gereken hususlara iman etmektir. İman edenlerin de en fazla hassasiyet göstermeleri gereken konu inanılacak olan bu bilgilerin dine, Kur’an ve sünnete uygun olmasının sağlanmasıdır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadisinde ‘Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; biri dışında bunlar cehennemliktir’ buyurmaktadır. ‘Kurtulacak olan fırka hangisidir?’ sorusuna da ‘Benim ve ashabımın yolu üzerine olanlar.’ demiştir.(1)
Bu noktada her müslümanın inanç esaslarını temel kaynaklardan öğrenmesi ve dine sonradan sokularak dinin bir esası gibi gösterilen hususlardan kaçınması gerekmektedir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) döneminde islam, mana ve ruhuna en uygun ve surette yaşanmıştır. O dönemde hayatın islami prensipler ve ölçüler dahilinde yaşanması, dinimizin temel değerlerinin hassasiyetle korunması sayesinde gerçekleşmiştir.
O’nun denetim ve terbiyesinde yetişen Sahabe nesli de, yüce dinimizi en güzel biçimde yaşamış ve islami hayata herhangi bir yabancı unsurun girmesine müsaade etmemiştir. Daha sonra Sahabe neslinin eğitiminde yetişen Tabiin de dine yabancı unsurların karışmamasına aynı derecede özen göstermiş ve böylece yüce dinimiz günümüze kadar bizlere düzgün bir şekilde intikal etmiştir.
Günümüzde bid’at kelimesi tam anlamıyla toplumumuzda anlaşılamamış konulardan biridir. Bu konuda farklı yaklaşımlar oluşmakla beraber aşağıda konu hakkında verilecek detaylar, konunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
En genel anlamıyla bid’at öncekilere benzemeyen, daha önce yok iken yeni ortaya çıkan ya da çıkarılan manasındadır. Yani , Peygamber Efendimizden (SAV) sonra dinin aslında bulunmayan, bir takım yollarla dine sokulan ve dini bir inançmış gibi ortaya konan ister iyi, ister kötü tüm söz, davranış, fiil ve bu işlemler için kullanılan eşyaların tümü bid’at kapsamına girmektedir.
Tanımlamalarda hurafe kelimesininde bid’at kelimesi ile birlikte sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Bir çok ayet ve hadiste, dini tahripten korumak için bid'at yerilmiştir: "İşte düz olarak benim yolum budur, onu takip ediniz; (başka) yollara sapmayınız ki (o yollar) sizi Allah (CC) yolundan ayırır. İşte size Allah (CC) bunu tavsiye ve emreder ki, çekinesiniz"(2)
‘İsrailoğulları yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim onlardanbir fırka daha fazla(ya) ayrılacak. Onların hiç biri, dini kendi fikirleri ile yorumlayıp Allah’ın (CC) haram ettiğini helal, helalettiğini de haram sayan fırka kadar zararlı olmayacaktır.’ (3)
‘Ümmetimin bozulduğu çağda, sünnetimi ayakta tutan için bir şehit ecri vardır.’ (4)
İslam dininin esasları ile uyuşmayan, hatta kişileri dinden uzaklaştırabilecek bid’at ve hurafeler, farklı farklı tür ve uygulamalar halinde pek çok kesimde ve bölgede görülebilmektedir. Hatta her devirde de bid’at, hurafe ve batıl inanış ve davranışlar, toplumların ortak sorunu olmuş, günümüzde de farklı tezahürlere sahiptir.
Dindarlık adı altında din ile hiç ilgisi olmayan konuların dini esaslar dahilindeymiş gibi gösterilmesi maalesef büyük bir yanılgı ve kabul edilemez bir husustur. Dinin esasları ve uygulamaları Kur’an ve hadisler başta olmak üzere açıklanmış ve her bir konu tek tek ele alınmıştır. Gerçek dindarlık da, ancak dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikat, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve yaşantımızı bu prensipler altında tatbik etmekle mümkün olacaktır.
İslam ulemasının geneline bakıldığında tek bir tarif üzerinde birleşilmediğini görülmektedir. Tanımsal farklılıklar, anlamın genelleştirilmesinden veya dar anlamda anlaşılmasından ya da yorumlanmasından ileri gelmektedir. Dar anlamda ele alınan tanımlamada ‘ Hz. Peygamber (SAV) den sonra ortaya çıkan, din ile ilgili olup, bir ilave veya eksitme mahiyetinde olan şey’ diye ifade edilmiştir. Buna göre her bid’at kötüdür, dini bozar, mücadele etmek gereklidir.
Bir diğer gruba göre ise bid’at Hz. Peygamber’ (SAV) den sonra icad edilen, ortaya çıkan herşeydir. Ancak kötü ve iyi şeklinde kısımlara ayıranlar olmuştur. İyi uygulamaların ise dini bir hüküm olarak addedilmediği taktirde bid’at olarak da tanımlanamayacağı ifade edilmiştir. Ancak daha önce de belirttiğimiz üzere şer’i delillere aykırı herşey ve davranışı da bid’at kapsamında ele alanlar olmuştur.
Dar anlamda düşünülen bid’at tanımındaki sınır, yapılan yeni ya da farklı davranışın din içerisinde var gibi gösterilmesidir. Yapılan işlem ya da uygulama faydalı olabilir. Ancak bu uygulamanın dine katılarak dinsel bir unsur olarak ifade edilmesi yerilerek, bid’at kapsamına alınmıştır.
Yapılan işlemler, hareketler ibadet olsun veya ibadet sayılsın diye yapılırsa bid’at olmaktadır. Çünkü dinimizde ibadetin yeri, şekli, zamanı ve uygulama biçimleri Peygamber Efendimiz (SAV) tarafından net olarak anlatılmış ve kayıt altına alınmıştır. Hiç kimse bunlar üzerinde bir değişiklik yapma hak ve yetkisine sahip değildir. Bu yönüyle dinden sayılan her asılsız şey bid’at kapsamı içine girmektedir. Kurşun dökme, tütsü yapma, nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma bu kapsama örnek verilebilir. Bunlar tıp yönünden bir faydası olmadığı, üstelik batıl inançları devam ettirdiği için haram kılınmıştır. (5)
Peygamberimiz(S.A.V) nazarlık kullanmayı yasaklamış, bu gibi şeyleri üzerinde taşıyan kimselerin bey'atlerini kabul etmemiştir (6)
Bid’at kelimesinin sözlük anlamından hareket ederek, herhangi birşeyin iyi ya da kötü olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.
Diğer bir ifadeyle, din kemale erdikten sonra ortaya çıkan her türlü uygulama ve anlayış “bid’at” kelimesinin sözlük anlamı içine girmekle beraber, bir uygulama ve anlayışın iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu belirlemenin ölçüsünü, onun sözlük anlamı değil, Kur’an ve Sünnet’e uygun olup olmaması, yani kavramsal anlamı belirlemelidir. Yani sözlük anlamıyla sonradan çıkan her şey bid’at sayılsa da reddedilmemiştir.
Başka hadisler de bu bid’at anlayışına imkan tanımaktadır. Zira Ahmed İbnu Hanbel’in Mürsel’inde yer alan birhadis ‘Yeni bir bid’at ihdas eden her kavim onun bir mislini sünnetten kaldırıyor demektir’ buyurmaktadır. Buna göre esas reddedilen bid’at, mevcudu kaldıran bid’attır.
Şu da bir gerçektir ki; Allah’ın (CC) ve Peygamber Efendimizin(S.A.V.)’in emrettiği hususlara aykırı olan şeyler, kötülenen ve sakındırılan bid’at kapsamına girer. Allah’ın (CC) ve Peygamber Efendimizin (S.A.V.)’in genel teşviklerine dahil olan konular ise övülen bid’atlardandır.
Övülen ve teşvik edilen konuların, dinin öngördüğü hususlara aykırı olması düşünülemez. Üstelik PeygamberEfendimiz (S.A.V.) bunların sevap olduğunu hadislerinde bildirmiştir.
Hz.Ömer (R.A.)’ın teravih namazını mescitte farklı cemaatler yerine, tek cemaat halinde kılınmasını sağladıktan sonra, bu uygulamayı “güzel bid’at” olarak nitelemesi de bu görüşü desteklemektedir.
“Benim sünnetime ve benden sonra gelecek olan raşid halifelerin sünnetine sarılın.” (7)
Güzel bid’at, yüce dinimizin gözettiği hedefleri gerçekleştirmeye yönelik olarak sonradan ortaya çıkmış olan her türlü faaliyet şeklinde de ifade edilebilir.
Hadislerin sıhhatini tesbite yarayan hadis usulü, Kur’an ve sünnetten hüküm çıkarma yöntemlerini pratik kurallar şeklinde düzenleyen fıkıh usulü ve islam itikadına aykırı yabancı ve zararlı fikir akımlarını engellemek gayesiyle akli metotlar geliştirerek bize islam düşmanlarıyla ve itikadi bid’at gruplarıyla fikri mücadele etme imkanı veren kelam gibi ilim dallarının geliştirilmesi güzel bid’atlara örnek verilebilir.
Diğer yandan; yerleşim merkezlerinin genişlemesi nedeniyle camilerde okunan ezanın daha geniş çevrelere duyurabilmesi amaçlı teknolojik imkanlardan istifade edilmesi ve daha pek çok dini yaymaya, dini ve sosyal yaşamı daha rahat bir biçimde geliştirme ve yaşamaya dönük faaliyet ve uygulamalar güzel bid’atlara örnek verilebilir.
Kur’an ve sünnete aykırı olan her türlü dini uygulama ve anlayış ise çirkin bid’at olarak tanımlanmaktadır. Türbelere ve kabirlere mum dikmek, ağaçlara ve türbe pencerelerine bez bağlamak, tuz serpmek, merdiven altından geçmenin uğursuzluk getireceğine, nazar boncuğu gibi şeylerin kötülük ve uğursuzluğu giderdiğine inanmak, kurşun döktürmek, gece ev süpürmenin fakirliğe sebep olacağına inanmak, suya para atarak dilek tutmak, kötü diye addedilen bir durum karşısında kulak çekerek tahtaya vurmak gibi örnekler çirkin bid’ata örnek gösterilebilir.
Şüphesiz bu örneklerin çoğu gelenek, görenek ve eski inançlardan gelmektedir. Dinde yerleri bulunmamaktadır. Ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın ehl-i sünnet çizgisinde yer almayan islam anlayış ve iman esaslarına ve sünnetullaha aykırı her türlü akımın çirkin bid’at olarak nitelendirilmesi gerektiği aşikardır.
Sahabe döneminden itibaren muhtelif kavimlerden islamla şereflenen pek çok topluluk; eski inanç, gelenek ve kültürlerini ilk anda tamamiyle bırakamamış, cahiliye dönemi Arabistan’ı da dahil olmak üzere, İran, Hint ve eski Yunan’da görülen bazı anlayış ve uygulamaları da beraberlerinde islam toplumuna taşımışlardır. Bu uygulamalara bir de Peygamber Efendimiz (S.A.V.) döneminde bulunmayan farklı anlayış ve uygulamalar da dahil edilmiş ve bir kısım müslüman topluluklar üzerinde olumsuz etkiler oluşturmaya başlamıştır.
Görülmektedir ki bir çok bid’at; adet, gelenek ve göreneklere bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalarda; Brahmacılık,İrancılık, Neo-Platonculuk, Hristiyanlık gibi bir çok dış etkenin islam üzerindeki etkileri incelemeye tabi tutulmuştur. Diğer yandanTürk-Moğol şamanizminin bazı mistik tarikatlar üzerindeki etkileri üzerine de çalışmalar yapılmıştır. (8)
Şamanistik ögelerin dini törenler içerisine katılması, bid’atta varılabilecek noktaları göstermesi açısından da ilgi çekicidir.
Özetle, Kur’an ve sünnette yer alan herhangi bir ilke ile çatışma halinde olan her türlü uygulama ve anlayış çirkin bid’at olarak ele alınması gereken hususlardır. Ashab-ı kiram ve gerçek din alimleri bu hususta yüzyıllardır mücadele vermiş olup, bugün de bu mücadele sürmektedir. Ancak mücadele konusunda istenilen noktaya gelinememesinin temel nedenleri içinde, cehalet, adet, gelenek göreneklere bağlılık olması ve bu uygulamaların dini bir unsur gibi algılanması, istismarlar ve çıkar hesapları, dini yanlış anlama ve anlatma gibi faktörler sayılabilir.
İnsan, fıtratı gereği inanma ihtiyacı içerisindedir. Bu durum özellikle bela, musibet, felaket, hastalık ve sıkıntı anında sığınacak bir merci ve başvuracak bir çare aramasına neden olmaktadır. İnsanın bu temel ihtiyacını bilen bazı kişiler bunlardan istifade ve karşılığında da menfaat sağlamaya çalışmaktadırlar. Bu amaçla da din adı altında yanlış uygulamalar ile müslümanları kandırarak insanlığa ve yüce dinimize zarar verebilmektedirler.
Bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Yoksa Allah'ın izin vermediği bir dini onlara sunan ortaklar mı var?" (9) Bu âyet-i kerimede Allah, dini ve dini hükümleri ancak kendi vazedeceğini, başkasının, hak dine bir şey katmaya hakkı olmadığını ifade buyurmaktadır.
Allah'ın Resulü (S.A.V.) bir hutbesinin sonunda şu sözleri söylemişlerdir: "Sözün en hayırlısı Allah'ın kitabıdır; yolun en hayırlısı Muhammed'in (S.A.V.)yoludur. İşlerin kötüsü sonradan çıkanlardır (yani bid'atlardır). Her bid'at sapıklıktır" (10)
Bir başka hadis de şöyledir: "Size Allah'tan korkmayı (takvayı), Habeşli bir köle de olsa Allah yolunda yürüdüğü müddetçe -başkanınıza-itaat edip sözünü dinlemeyi tavsiye ederim. Çünkü içinizden benden sonra yaşayanlar çok ihtilaf (anlaşmazlık) görecekler. Size benim sünnetim, ergin ve doğru yolda halifelerimin sünneti gereklidir. Bunlara sımsıkı sarılınız ve hiç bırakmayınız. Sonradan çıkan işlerden (bid'atlardan) kaçının dinde her sonradan ortaya çıkan bid'attır. Her bid'at sapıklıktır" (11)
Özetle belirtmek gerekirse; bir bid’at, ya dine muvafık ve bir ihtiyacı karşılayan bir şeydir ki, bu bid’at-ı hasene adı altında tahsin edilmiş, güzel bulunmuştur; veya bir ihtiyacı karşılamayan, daha önce zaten mevcut bir şeyi kaldırarak yerine geçecek olan –bir başka kültürden alınma, yahut beşeri hevaya uyularak , yoktan ihdas edilme –bir şeydir. Bid’at-ı seyyie denen bu ikinci kısım bütün Müslümanların müşterek kültürleri yani onların birlik ve vahdet vesilesi olan sünnete ters düştüğü için merduddur. Bu çeşit bid’atlar, yani yabancı kültürlere ait unsurlarla ferdi hevadan kaynaklanan unsurlar müstakillik ve müştereklik esasına müstenid ümmet şahsiyetini haleldar edeceği için hiç bir müsamaha tanımaksızın şiddetle reddedilmiştir. (12)
Son otuz- kırk yıl içinde özellikle ülkemizde başta Kur’an ve sünnete aykırı akım ve uygulamaların ortaya konulmaya çalışıldığı görülmektedir. Ehil olmayan kimseler tarafından yapılan Kur’an çevirive yorumları, devre uygun Kur’an yorumları altında, Kur’an ve sünnetin ruhuna aykırı fikirlerin empoze edilmeye çalışılması, dinde reform ve yenilik adı altında yapılan çalışmalar, Peygamber Efendimiz(S.A.V.)in sünnetlerini kaldırmaya yönelik sadece Kur’an hükümlerini kabul etme kisvesi altında yapılan dini tahrip çalışmaları, şeriat ve fıkhın helal kabul ettiği şeylerin haram; haram gösterdiği bazı şeylerin ise helal ve mübah gösterilmesi, hadis ve sünnetler konusunda bilinçli bir karmaşa oluşturma çabaları, indirilmiş Kur’an yerine reformize edilerek yeni bir din ihdas gayretleri, dünyadaki tüm mezhep ve dinleri biraraya getirmek suretiyle yeni bir hanif din oluşturma emelleri bu kapsama dahil edilebilir.
Günümüzde maalesef islam temel inancının, Kur’an ve sünnetle olan temel bağının kopartılarak, batı dünyasında geliştirilen aklı ilkeler baz alınarak ve modernist adı altında yeniden ortaya konulmaya çalışıldığını müşahade ediyoruz.
Yukarıda da ifade ettiğimiz husus “Kur’an’dan başka din kaynağı tanımayız” sloganına dayandırılmakta, bazen de “Hadisleri yeni bir ayıklamaya tabi tutmalı ve sünneti yeniden tanımlamalıyız” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Genel olarak ortaya atılan iddialar ise, günümüzün toplumsal yapısının değiştiği, bu nedenle dinin emir ve yasaklarının da yeniden gözden geçirilmesi gerektiği, Kur’an’dan herkesin rahatlıkla hüküm çıkarabileceği, mezheplerin ve tasavvufun yozlaşmış birer istismar kurumu olduğu ve reddedilmesi gerektiği, şefaat, mucize, evliyanın kerameti, tevessül, miraç, kabir azabı ve benzeri hususlara inanmanın yanlış olduğu şeklindedir.
İşin ilginç yanı ise yukarıda ifade ettiğimiz dinde yeri bulunmayan hurafelerin sonradan islama karıştığı, bunların temizlenerek dinin ilk zaman ki doğru ve temiz haline getirilmesi de bir gerekçe ve kisve olarak kullanılarak, dinde reform çalışmalarına girişilmesidir.
Bakınız Hüseyin Hilmi Işık; ‘Dinde Reformcular’ adlı kitabında reformculara verdiği cevabında neler diyor:
‘...İslam dini ilim üzerine kurulmuştur. Her bakımdan akla uygundur. Kur’an-ı Kerim’de ve hadisi şeriflerde açıkca bildirilmemiş olan şeylerde, akla ve ilme uygun yeni emirler çıkarmak, yani kıyas ve ictihad yapmak, şeriatın ana kaynaklarından biri olur ise de, bunu yapabilmek için herşeyden önce müslüman olmak ve lüzumlu bilgilere malik olmak lazımdır. Dinde reform isteyenler , temel kitaplara dokunmayıp, yalnız cahil halk arasına yerleşmiş olan hurafeleri yoketmeyi düşünüyorlarsa , buna birşey denemez. İslamiyete hizmet etmiş olurlar. Fakat böyle iyi düşündüklerine inanabilmemiz için , önce hakiki ve samimi müslüman olduklarını ispat etmeleri gerekir....
Biz reformcuları dinimize, mezhebimize uymak için zorlamıyoruz.Yalnız müslüman olup olmadıklarını açıkca söylemelerini ve işlerinin özlerine uygun olmasını istiyoruz. Çünkü, islamiyetin belli ve değişmez kanunları vardır. Müslüman olanların bu kanunlara uygun olarak konuşması lazımdır....
Bazıları da, sağlam bir varlık ve birlik elde etmek için dinlazımdır, fakat dini zamana uydurmalı, islamı hurafelerden temizlemeli diyorlar. Halbuki, ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarında hiç bir hurafe yoktur. Din cahilleri arasında hurafeler bulunur.Bunları temizlemek için de , ehl-i sünnet kitaplarını yaymak, gençlere bunları öğretmek lazımdır.’
Konuyla ilgili Bedir Yayınevi’nden de ‘Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bi’datları Tenkit’ adlı bir çalışma yayınlanmış olup, bu kitap serisinin devamı planlanmaktadır. Konusunda uzman, yazar ve araştırmacıların çalışmaları birarada derlenmiştir. Son derece bilgilendirici ve aydınlatıcı bir çalışma olması nedeniyle tavsiye ediyoruz.
Çağımızda özellikle bi’dat uygulamaları son derece artmış olup, bir müslüman olarak görevimiz uyanık olmak, tehlikeli fikir akımlarından haberdar olmak ve bu konuda çevremizi uyarmak olmalıdır.
Görüldüğü gibi bi’dat kapsamında sadece “türbelere mum dikmek, fala,uğursuzluğa vs. inanmak” gibi hususlarla mücadele etmek anlaşılmamalıdır. Bu hususların önemi küçümsenmemekle beraber,üzerinde hassasiyetle durulması gereken husus modernist bid’atçıların halka çağdaşlık ve yenilenme adı altında benimsetmeye çalıştıkları yaklaşım ve akımlardır. Hatta islam büyüklerine, mezhep imamlarına, Sahabeye, hatta pek çok hadis-i şerife açıkça iftira edilmekte ve sadece ortada Kur’an bırakılmaktadır. Geleneksel ehl-i sünnet ve cemaat müslümanlığı, sonradan ortaya çıkmış bir mezhep, fırka ve akım olmadığı unutulmaktadır.
Geçmiş dönemlerden günümüze intikal eden yabancı unsurlardan korunmaya dönük olarak; yüce dinimizin ehliyetli, liyakatli, icazetli, güvenilir alimlerden , öğretmenlerden ve rehberlerden ders alınarak öğrenilmesi gerektiği açık bir husustur.
Diğer yandan; okunacak kaynak eserlerde de muteber, güvenilir ve kamil ulema ve mürşidlerin yazdıkları kitapların esas alınması gerekmektedir. Dinde yeri olmayan ancak daha sonra dini bir vecibe gibi benimsetilmek istenen konulardan ancak bu yolla korunmak mümkün olabilecektir. Ehl-i sünnet vel cemaat yolu işte böyle bir yoldur.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Arafat’ta iken şöyle buyurmuştur.‘.. Bilesiniz! Şurası muhakkak ki mallarınız, kanlarınız birbirinize karşı haramdır, tıpkı şu ayınızın şu belde ve şu gündeki haramlığı gibi. Bilesiniz! (Kıyamet günü) Havz’ın başına hepinizden önce ben geleceğim. Ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftahar edeceğim. Sakın benim yüzümü kara çıkarmayın. Haberiniz olsun! Ben pek çok kimseyi (şefaatimle) ateşten kurtaracağım. Bazı kimseler de benden kurtarılacak (zebaniler onları götüreceklerdir). Ben: ‘EyRabbim! (Zebanilerin benden kaçırdıkları) benim sahabeciklerimdi (Niye cehenneme götürülüyorlar?) diyeceğim. Allah Teala hazretleri şöyle buyuracak; ‘Senden sonra onların neler ihdas ettiklerini sen bilmiyorsun!’ (13)
KAYNAKÇA:(1)Tirmizi(2)el-Enâm, 6/153; İbrahim eş-Şatibî, el-i'tisam, I, 37(3)1045-Ramuz-ul Ehadis.A.Ziyaüddin Gümüşhanevi(4)2788-Ramuz-ul Ehadis.A.Ziyaüddin Gümüşhanevi(5)Ali Mahfuz el-İbda' fi Medarri'l-İbtida', 4.Böl. 423 vd.(6)Nesaî, ez-Zineh, 17; İbn Mace, Tıb, 39(7)Ebu Davud, Tirmizî,İbnu Mâce(8)Fuad Köprülü-Türk-Moğol Şamanizminin Mistik Müslüman TarikatlarÜzerindeki Etkisi.(9)eş-Şûrâ, 42/21(10)Müslim Mişkat, I,51(11)Ahmed; Ebu Davud, Tirmizî; Mişkat, I , 58(12)Kütüb-i Sitte. Cilt 1-sh.185-Akçağ Yay.(13)Kütüb-i Sitte. Cilt 11-sh.398 -Akçağ Yay.
Yalkın Tuncay
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadisinde ‘Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; biri dışında bunlar cehennemliktir’ buyurmaktadır. ‘Kurtulacak olan fırka hangisidir?’ sorusuna da ‘Benim ve ashabımın yolu üzerine olanlar.’ demiştir.(1)
Bu noktada her müslümanın inanç esaslarını temel kaynaklardan öğrenmesi ve dine sonradan sokularak dinin bir esası gibi gösterilen hususlardan kaçınması gerekmektedir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) döneminde islam, mana ve ruhuna en uygun ve surette yaşanmıştır. O dönemde hayatın islami prensipler ve ölçüler dahilinde yaşanması, dinimizin temel değerlerinin hassasiyetle korunması sayesinde gerçekleşmiştir.
O’nun denetim ve terbiyesinde yetişen Sahabe nesli de, yüce dinimizi en güzel biçimde yaşamış ve islami hayata herhangi bir yabancı unsurun girmesine müsaade etmemiştir. Daha sonra Sahabe neslinin eğitiminde yetişen Tabiin de dine yabancı unsurların karışmamasına aynı derecede özen göstermiş ve böylece yüce dinimiz günümüze kadar bizlere düzgün bir şekilde intikal etmiştir.
Günümüzde bid’at kelimesi tam anlamıyla toplumumuzda anlaşılamamış konulardan biridir. Bu konuda farklı yaklaşımlar oluşmakla beraber aşağıda konu hakkında verilecek detaylar, konunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
En genel anlamıyla bid’at öncekilere benzemeyen, daha önce yok iken yeni ortaya çıkan ya da çıkarılan manasındadır. Yani , Peygamber Efendimizden (SAV) sonra dinin aslında bulunmayan, bir takım yollarla dine sokulan ve dini bir inançmış gibi ortaya konan ister iyi, ister kötü tüm söz, davranış, fiil ve bu işlemler için kullanılan eşyaların tümü bid’at kapsamına girmektedir.
Tanımlamalarda hurafe kelimesininde bid’at kelimesi ile birlikte sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Bir çok ayet ve hadiste, dini tahripten korumak için bid'at yerilmiştir: "İşte düz olarak benim yolum budur, onu takip ediniz; (başka) yollara sapmayınız ki (o yollar) sizi Allah (CC) yolundan ayırır. İşte size Allah (CC) bunu tavsiye ve emreder ki, çekinesiniz"(2)
‘İsrailoğulları yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim onlardanbir fırka daha fazla(ya) ayrılacak. Onların hiç biri, dini kendi fikirleri ile yorumlayıp Allah’ın (CC) haram ettiğini helal, helalettiğini de haram sayan fırka kadar zararlı olmayacaktır.’ (3)
‘Ümmetimin bozulduğu çağda, sünnetimi ayakta tutan için bir şehit ecri vardır.’ (4)
İslam dininin esasları ile uyuşmayan, hatta kişileri dinden uzaklaştırabilecek bid’at ve hurafeler, farklı farklı tür ve uygulamalar halinde pek çok kesimde ve bölgede görülebilmektedir. Hatta her devirde de bid’at, hurafe ve batıl inanış ve davranışlar, toplumların ortak sorunu olmuş, günümüzde de farklı tezahürlere sahiptir.
Dindarlık adı altında din ile hiç ilgisi olmayan konuların dini esaslar dahilindeymiş gibi gösterilmesi maalesef büyük bir yanılgı ve kabul edilemez bir husustur. Dinin esasları ve uygulamaları Kur’an ve hadisler başta olmak üzere açıklanmış ve her bir konu tek tek ele alınmıştır. Gerçek dindarlık da, ancak dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikat, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve yaşantımızı bu prensipler altında tatbik etmekle mümkün olacaktır.
İslam ulemasının geneline bakıldığında tek bir tarif üzerinde birleşilmediğini görülmektedir. Tanımsal farklılıklar, anlamın genelleştirilmesinden veya dar anlamda anlaşılmasından ya da yorumlanmasından ileri gelmektedir. Dar anlamda ele alınan tanımlamada ‘ Hz. Peygamber (SAV) den sonra ortaya çıkan, din ile ilgili olup, bir ilave veya eksitme mahiyetinde olan şey’ diye ifade edilmiştir. Buna göre her bid’at kötüdür, dini bozar, mücadele etmek gereklidir.
Bir diğer gruba göre ise bid’at Hz. Peygamber’ (SAV) den sonra icad edilen, ortaya çıkan herşeydir. Ancak kötü ve iyi şeklinde kısımlara ayıranlar olmuştur. İyi uygulamaların ise dini bir hüküm olarak addedilmediği taktirde bid’at olarak da tanımlanamayacağı ifade edilmiştir. Ancak daha önce de belirttiğimiz üzere şer’i delillere aykırı herşey ve davranışı da bid’at kapsamında ele alanlar olmuştur.
Dar anlamda düşünülen bid’at tanımındaki sınır, yapılan yeni ya da farklı davranışın din içerisinde var gibi gösterilmesidir. Yapılan işlem ya da uygulama faydalı olabilir. Ancak bu uygulamanın dine katılarak dinsel bir unsur olarak ifade edilmesi yerilerek, bid’at kapsamına alınmıştır.
Yapılan işlemler, hareketler ibadet olsun veya ibadet sayılsın diye yapılırsa bid’at olmaktadır. Çünkü dinimizde ibadetin yeri, şekli, zamanı ve uygulama biçimleri Peygamber Efendimiz (SAV) tarafından net olarak anlatılmış ve kayıt altına alınmıştır. Hiç kimse bunlar üzerinde bir değişiklik yapma hak ve yetkisine sahip değildir. Bu yönüyle dinden sayılan her asılsız şey bid’at kapsamı içine girmektedir. Kurşun dökme, tütsü yapma, nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma bu kapsama örnek verilebilir. Bunlar tıp yönünden bir faydası olmadığı, üstelik batıl inançları devam ettirdiği için haram kılınmıştır. (5)
Peygamberimiz(S.A.V) nazarlık kullanmayı yasaklamış, bu gibi şeyleri üzerinde taşıyan kimselerin bey'atlerini kabul etmemiştir (6)
Bid’at kelimesinin sözlük anlamından hareket ederek, herhangi birşeyin iyi ya da kötü olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.
Diğer bir ifadeyle, din kemale erdikten sonra ortaya çıkan her türlü uygulama ve anlayış “bid’at” kelimesinin sözlük anlamı içine girmekle beraber, bir uygulama ve anlayışın iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu belirlemenin ölçüsünü, onun sözlük anlamı değil, Kur’an ve Sünnet’e uygun olup olmaması, yani kavramsal anlamı belirlemelidir. Yani sözlük anlamıyla sonradan çıkan her şey bid’at sayılsa da reddedilmemiştir.
Başka hadisler de bu bid’at anlayışına imkan tanımaktadır. Zira Ahmed İbnu Hanbel’in Mürsel’inde yer alan birhadis ‘Yeni bir bid’at ihdas eden her kavim onun bir mislini sünnetten kaldırıyor demektir’ buyurmaktadır. Buna göre esas reddedilen bid’at, mevcudu kaldıran bid’attır.
Şu da bir gerçektir ki; Allah’ın (CC) ve Peygamber Efendimizin(S.A.V.)’in emrettiği hususlara aykırı olan şeyler, kötülenen ve sakındırılan bid’at kapsamına girer. Allah’ın (CC) ve Peygamber Efendimizin (S.A.V.)’in genel teşviklerine dahil olan konular ise övülen bid’atlardandır.
Övülen ve teşvik edilen konuların, dinin öngördüğü hususlara aykırı olması düşünülemez. Üstelik PeygamberEfendimiz (S.A.V.) bunların sevap olduğunu hadislerinde bildirmiştir.
Hz.Ömer (R.A.)’ın teravih namazını mescitte farklı cemaatler yerine, tek cemaat halinde kılınmasını sağladıktan sonra, bu uygulamayı “güzel bid’at” olarak nitelemesi de bu görüşü desteklemektedir.
“Benim sünnetime ve benden sonra gelecek olan raşid halifelerin sünnetine sarılın.” (7)
Güzel bid’at, yüce dinimizin gözettiği hedefleri gerçekleştirmeye yönelik olarak sonradan ortaya çıkmış olan her türlü faaliyet şeklinde de ifade edilebilir.
Hadislerin sıhhatini tesbite yarayan hadis usulü, Kur’an ve sünnetten hüküm çıkarma yöntemlerini pratik kurallar şeklinde düzenleyen fıkıh usulü ve islam itikadına aykırı yabancı ve zararlı fikir akımlarını engellemek gayesiyle akli metotlar geliştirerek bize islam düşmanlarıyla ve itikadi bid’at gruplarıyla fikri mücadele etme imkanı veren kelam gibi ilim dallarının geliştirilmesi güzel bid’atlara örnek verilebilir.
Diğer yandan; yerleşim merkezlerinin genişlemesi nedeniyle camilerde okunan ezanın daha geniş çevrelere duyurabilmesi amaçlı teknolojik imkanlardan istifade edilmesi ve daha pek çok dini yaymaya, dini ve sosyal yaşamı daha rahat bir biçimde geliştirme ve yaşamaya dönük faaliyet ve uygulamalar güzel bid’atlara örnek verilebilir.
Kur’an ve sünnete aykırı olan her türlü dini uygulama ve anlayış ise çirkin bid’at olarak tanımlanmaktadır. Türbelere ve kabirlere mum dikmek, ağaçlara ve türbe pencerelerine bez bağlamak, tuz serpmek, merdiven altından geçmenin uğursuzluk getireceğine, nazar boncuğu gibi şeylerin kötülük ve uğursuzluğu giderdiğine inanmak, kurşun döktürmek, gece ev süpürmenin fakirliğe sebep olacağına inanmak, suya para atarak dilek tutmak, kötü diye addedilen bir durum karşısında kulak çekerek tahtaya vurmak gibi örnekler çirkin bid’ata örnek gösterilebilir.
Şüphesiz bu örneklerin çoğu gelenek, görenek ve eski inançlardan gelmektedir. Dinde yerleri bulunmamaktadır. Ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın ehl-i sünnet çizgisinde yer almayan islam anlayış ve iman esaslarına ve sünnetullaha aykırı her türlü akımın çirkin bid’at olarak nitelendirilmesi gerektiği aşikardır.
Sahabe döneminden itibaren muhtelif kavimlerden islamla şereflenen pek çok topluluk; eski inanç, gelenek ve kültürlerini ilk anda tamamiyle bırakamamış, cahiliye dönemi Arabistan’ı da dahil olmak üzere, İran, Hint ve eski Yunan’da görülen bazı anlayış ve uygulamaları da beraberlerinde islam toplumuna taşımışlardır. Bu uygulamalara bir de Peygamber Efendimiz (S.A.V.) döneminde bulunmayan farklı anlayış ve uygulamalar da dahil edilmiş ve bir kısım müslüman topluluklar üzerinde olumsuz etkiler oluşturmaya başlamıştır.
Görülmektedir ki bir çok bid’at; adet, gelenek ve göreneklere bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalarda; Brahmacılık,İrancılık, Neo-Platonculuk, Hristiyanlık gibi bir çok dış etkenin islam üzerindeki etkileri incelemeye tabi tutulmuştur. Diğer yandanTürk-Moğol şamanizminin bazı mistik tarikatlar üzerindeki etkileri üzerine de çalışmalar yapılmıştır. (8)
Şamanistik ögelerin dini törenler içerisine katılması, bid’atta varılabilecek noktaları göstermesi açısından da ilgi çekicidir.
Özetle, Kur’an ve sünnette yer alan herhangi bir ilke ile çatışma halinde olan her türlü uygulama ve anlayış çirkin bid’at olarak ele alınması gereken hususlardır. Ashab-ı kiram ve gerçek din alimleri bu hususta yüzyıllardır mücadele vermiş olup, bugün de bu mücadele sürmektedir. Ancak mücadele konusunda istenilen noktaya gelinememesinin temel nedenleri içinde, cehalet, adet, gelenek göreneklere bağlılık olması ve bu uygulamaların dini bir unsur gibi algılanması, istismarlar ve çıkar hesapları, dini yanlış anlama ve anlatma gibi faktörler sayılabilir.
İnsan, fıtratı gereği inanma ihtiyacı içerisindedir. Bu durum özellikle bela, musibet, felaket, hastalık ve sıkıntı anında sığınacak bir merci ve başvuracak bir çare aramasına neden olmaktadır. İnsanın bu temel ihtiyacını bilen bazı kişiler bunlardan istifade ve karşılığında da menfaat sağlamaya çalışmaktadırlar. Bu amaçla da din adı altında yanlış uygulamalar ile müslümanları kandırarak insanlığa ve yüce dinimize zarar verebilmektedirler.
Bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Yoksa Allah'ın izin vermediği bir dini onlara sunan ortaklar mı var?" (9) Bu âyet-i kerimede Allah, dini ve dini hükümleri ancak kendi vazedeceğini, başkasının, hak dine bir şey katmaya hakkı olmadığını ifade buyurmaktadır.
Allah'ın Resulü (S.A.V.) bir hutbesinin sonunda şu sözleri söylemişlerdir: "Sözün en hayırlısı Allah'ın kitabıdır; yolun en hayırlısı Muhammed'in (S.A.V.)yoludur. İşlerin kötüsü sonradan çıkanlardır (yani bid'atlardır). Her bid'at sapıklıktır" (10)
Bir başka hadis de şöyledir: "Size Allah'tan korkmayı (takvayı), Habeşli bir köle de olsa Allah yolunda yürüdüğü müddetçe -başkanınıza-itaat edip sözünü dinlemeyi tavsiye ederim. Çünkü içinizden benden sonra yaşayanlar çok ihtilaf (anlaşmazlık) görecekler. Size benim sünnetim, ergin ve doğru yolda halifelerimin sünneti gereklidir. Bunlara sımsıkı sarılınız ve hiç bırakmayınız. Sonradan çıkan işlerden (bid'atlardan) kaçının dinde her sonradan ortaya çıkan bid'attır. Her bid'at sapıklıktır" (11)
Özetle belirtmek gerekirse; bir bid’at, ya dine muvafık ve bir ihtiyacı karşılayan bir şeydir ki, bu bid’at-ı hasene adı altında tahsin edilmiş, güzel bulunmuştur; veya bir ihtiyacı karşılamayan, daha önce zaten mevcut bir şeyi kaldırarak yerine geçecek olan –bir başka kültürden alınma, yahut beşeri hevaya uyularak , yoktan ihdas edilme –bir şeydir. Bid’at-ı seyyie denen bu ikinci kısım bütün Müslümanların müşterek kültürleri yani onların birlik ve vahdet vesilesi olan sünnete ters düştüğü için merduddur. Bu çeşit bid’atlar, yani yabancı kültürlere ait unsurlarla ferdi hevadan kaynaklanan unsurlar müstakillik ve müştereklik esasına müstenid ümmet şahsiyetini haleldar edeceği için hiç bir müsamaha tanımaksızın şiddetle reddedilmiştir. (12)
Son otuz- kırk yıl içinde özellikle ülkemizde başta Kur’an ve sünnete aykırı akım ve uygulamaların ortaya konulmaya çalışıldığı görülmektedir. Ehil olmayan kimseler tarafından yapılan Kur’an çevirive yorumları, devre uygun Kur’an yorumları altında, Kur’an ve sünnetin ruhuna aykırı fikirlerin empoze edilmeye çalışılması, dinde reform ve yenilik adı altında yapılan çalışmalar, Peygamber Efendimiz(S.A.V.)in sünnetlerini kaldırmaya yönelik sadece Kur’an hükümlerini kabul etme kisvesi altında yapılan dini tahrip çalışmaları, şeriat ve fıkhın helal kabul ettiği şeylerin haram; haram gösterdiği bazı şeylerin ise helal ve mübah gösterilmesi, hadis ve sünnetler konusunda bilinçli bir karmaşa oluşturma çabaları, indirilmiş Kur’an yerine reformize edilerek yeni bir din ihdas gayretleri, dünyadaki tüm mezhep ve dinleri biraraya getirmek suretiyle yeni bir hanif din oluşturma emelleri bu kapsama dahil edilebilir.
Günümüzde maalesef islam temel inancının, Kur’an ve sünnetle olan temel bağının kopartılarak, batı dünyasında geliştirilen aklı ilkeler baz alınarak ve modernist adı altında yeniden ortaya konulmaya çalışıldığını müşahade ediyoruz.
Yukarıda da ifade ettiğimiz husus “Kur’an’dan başka din kaynağı tanımayız” sloganına dayandırılmakta, bazen de “Hadisleri yeni bir ayıklamaya tabi tutmalı ve sünneti yeniden tanımlamalıyız” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Genel olarak ortaya atılan iddialar ise, günümüzün toplumsal yapısının değiştiği, bu nedenle dinin emir ve yasaklarının da yeniden gözden geçirilmesi gerektiği, Kur’an’dan herkesin rahatlıkla hüküm çıkarabileceği, mezheplerin ve tasavvufun yozlaşmış birer istismar kurumu olduğu ve reddedilmesi gerektiği, şefaat, mucize, evliyanın kerameti, tevessül, miraç, kabir azabı ve benzeri hususlara inanmanın yanlış olduğu şeklindedir.
İşin ilginç yanı ise yukarıda ifade ettiğimiz dinde yeri bulunmayan hurafelerin sonradan islama karıştığı, bunların temizlenerek dinin ilk zaman ki doğru ve temiz haline getirilmesi de bir gerekçe ve kisve olarak kullanılarak, dinde reform çalışmalarına girişilmesidir.
Bakınız Hüseyin Hilmi Işık; ‘Dinde Reformcular’ adlı kitabında reformculara verdiği cevabında neler diyor:
‘...İslam dini ilim üzerine kurulmuştur. Her bakımdan akla uygundur. Kur’an-ı Kerim’de ve hadisi şeriflerde açıkca bildirilmemiş olan şeylerde, akla ve ilme uygun yeni emirler çıkarmak, yani kıyas ve ictihad yapmak, şeriatın ana kaynaklarından biri olur ise de, bunu yapabilmek için herşeyden önce müslüman olmak ve lüzumlu bilgilere malik olmak lazımdır. Dinde reform isteyenler , temel kitaplara dokunmayıp, yalnız cahil halk arasına yerleşmiş olan hurafeleri yoketmeyi düşünüyorlarsa , buna birşey denemez. İslamiyete hizmet etmiş olurlar. Fakat böyle iyi düşündüklerine inanabilmemiz için , önce hakiki ve samimi müslüman olduklarını ispat etmeleri gerekir....
Biz reformcuları dinimize, mezhebimize uymak için zorlamıyoruz.Yalnız müslüman olup olmadıklarını açıkca söylemelerini ve işlerinin özlerine uygun olmasını istiyoruz. Çünkü, islamiyetin belli ve değişmez kanunları vardır. Müslüman olanların bu kanunlara uygun olarak konuşması lazımdır....
Bazıları da, sağlam bir varlık ve birlik elde etmek için dinlazımdır, fakat dini zamana uydurmalı, islamı hurafelerden temizlemeli diyorlar. Halbuki, ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarında hiç bir hurafe yoktur. Din cahilleri arasında hurafeler bulunur.Bunları temizlemek için de , ehl-i sünnet kitaplarını yaymak, gençlere bunları öğretmek lazımdır.’
Konuyla ilgili Bedir Yayınevi’nden de ‘Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bi’datları Tenkit’ adlı bir çalışma yayınlanmış olup, bu kitap serisinin devamı planlanmaktadır. Konusunda uzman, yazar ve araştırmacıların çalışmaları birarada derlenmiştir. Son derece bilgilendirici ve aydınlatıcı bir çalışma olması nedeniyle tavsiye ediyoruz.
Çağımızda özellikle bi’dat uygulamaları son derece artmış olup, bir müslüman olarak görevimiz uyanık olmak, tehlikeli fikir akımlarından haberdar olmak ve bu konuda çevremizi uyarmak olmalıdır.
Görüldüğü gibi bi’dat kapsamında sadece “türbelere mum dikmek, fala,uğursuzluğa vs. inanmak” gibi hususlarla mücadele etmek anlaşılmamalıdır. Bu hususların önemi küçümsenmemekle beraber,üzerinde hassasiyetle durulması gereken husus modernist bid’atçıların halka çağdaşlık ve yenilenme adı altında benimsetmeye çalıştıkları yaklaşım ve akımlardır. Hatta islam büyüklerine, mezhep imamlarına, Sahabeye, hatta pek çok hadis-i şerife açıkça iftira edilmekte ve sadece ortada Kur’an bırakılmaktadır. Geleneksel ehl-i sünnet ve cemaat müslümanlığı, sonradan ortaya çıkmış bir mezhep, fırka ve akım olmadığı unutulmaktadır.
Geçmiş dönemlerden günümüze intikal eden yabancı unsurlardan korunmaya dönük olarak; yüce dinimizin ehliyetli, liyakatli, icazetli, güvenilir alimlerden , öğretmenlerden ve rehberlerden ders alınarak öğrenilmesi gerektiği açık bir husustur.
Diğer yandan; okunacak kaynak eserlerde de muteber, güvenilir ve kamil ulema ve mürşidlerin yazdıkları kitapların esas alınması gerekmektedir. Dinde yeri olmayan ancak daha sonra dini bir vecibe gibi benimsetilmek istenen konulardan ancak bu yolla korunmak mümkün olabilecektir. Ehl-i sünnet vel cemaat yolu işte böyle bir yoldur.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Arafat’ta iken şöyle buyurmuştur.‘.. Bilesiniz! Şurası muhakkak ki mallarınız, kanlarınız birbirinize karşı haramdır, tıpkı şu ayınızın şu belde ve şu gündeki haramlığı gibi. Bilesiniz! (Kıyamet günü) Havz’ın başına hepinizden önce ben geleceğim. Ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftahar edeceğim. Sakın benim yüzümü kara çıkarmayın. Haberiniz olsun! Ben pek çok kimseyi (şefaatimle) ateşten kurtaracağım. Bazı kimseler de benden kurtarılacak (zebaniler onları götüreceklerdir). Ben: ‘EyRabbim! (Zebanilerin benden kaçırdıkları) benim sahabeciklerimdi (Niye cehenneme götürülüyorlar?) diyeceğim. Allah Teala hazretleri şöyle buyuracak; ‘Senden sonra onların neler ihdas ettiklerini sen bilmiyorsun!’ (13)
KAYNAKÇA:(1)Tirmizi(2)el-Enâm, 6/153; İbrahim eş-Şatibî, el-i'tisam, I, 37(3)1045-Ramuz-ul Ehadis.A.Ziyaüddin Gümüşhanevi(4)2788-Ramuz-ul Ehadis.A.Ziyaüddin Gümüşhanevi(5)Ali Mahfuz el-İbda' fi Medarri'l-İbtida', 4.Böl. 423 vd.(6)Nesaî, ez-Zineh, 17; İbn Mace, Tıb, 39(7)Ebu Davud, Tirmizî,İbnu Mâce(8)Fuad Köprülü-Türk-Moğol Şamanizminin Mistik Müslüman TarikatlarÜzerindeki Etkisi.(9)eş-Şûrâ, 42/21(10)Müslim Mişkat, I,51(11)Ahmed; Ebu Davud, Tirmizî; Mişkat, I , 58(12)Kütüb-i Sitte. Cilt 1-sh.185-Akçağ Yay.(13)Kütüb-i Sitte. Cilt 11-sh.398 -Akçağ Yay.
Yalkın Tuncay
MANEVİ KANSER- TOPLUMSAL GAFLET
Gününü gün etme felsefesi: Gaflet
Gaflet hali, bireyin, Allah ve ahiretin varlığından habersiz olması ya da bu konuda bilgisi olduğu halde, bu bilginin gerektirdiği şuur ve sorumluluğu göstermemesi, kayıtsız ve duyarsız bir tavır takınmasıdır. Gaflet durumu inanan kimseler için kısa süreli, geçici bir unutma hali ya da dalgınlık halinde olabildiği gibi, kimi zaman da Allah'a iman etmeyen ya da O'na ortak koşanlarda olduğu gibi yaşamının bütününü kaplayacak biçimde olabilmektedir.
Pek çok insan maalesef, yaratılma, dünyaya gelme amaçlarını düşünmeden boş işlerle uğraşarak sonsuz geleceğini heba etmekte, sadece yaşadığı anın tadını ve zevkini çıkarma arzusu duymaktadır. Ölümü bir nihayet ve bitim olarak algılamakta ve gününü gün etme sevdasına dalmaktadır. Ölümün yeni ve sonsuza açılan bir başlangıç olduğunun bilincinde değildir.
"Oraya atıldıkları zaman, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Nerede ise öfkesinden paralanacak! İçine her bir topluluğun atılmasında, bekçileri onlara: ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar." (Mülk Suresi, 7-8)"
İnkar edenler, keşke müslüman olsaydık temennisinde bulunacaklardır. Bırak onları yesinler, zevk alsınlar; ümit onları avundursun; ileride öğrenecekler." (Hicr Suresi, 2-3)
Maalesef, modern hayatın insanlığa sunmuş olduğu kolaylıklar, imkanlar, konfor ve refah seviyesine rağmen insanoğlu, buhranlar anaforunda çırpınmaktadır.
Allah, insanı fıtraten iki tür gıdaya muhtaç olarak yaratmıştır. Birincisi bedeni ihtiyaçlar diyebileceğimiz, diğer canlılarda da olan yeme içme, uyku gibi ihtiyaçlardır. Diğeri ise ruhi ihtiyaçlar diye sınıflandıracağımız, inanmak, sevmek-sevilmek gibi manevi türdeki ihtiyaçlardır.
Modern yaşam insanı; ev, iş, tatil cenderisine sıkıştırmış, adeta programlanmış bir robot konumuna getirmiştir. Ruhun gıdası olan maneviyatı, manevi değerleri göz ardı eden bu yaklaşım, insanı adeta -eski insanların tabiriyle- ‘meyyit-i müteharrik’ yani ‘yürüyen ölüler’ haline getirmiştir. Maneviyat ehli, gafleti ‘manevi kansere’ benzetir. Tedavi edilmez ise kişinin ve toplumun manevi hayatını sona erdirir ve tamamen benmerkezci, fırsatçı, egoist ve saldırgan bir karaktere dönüşerek salgın hatalık gibi bütün topluma yayılır. Arzuların tavanı yoktur!
Hiç bir ekonomik kriter insanı tek başına mutlu kılmaya yetmez. Aksine ruhen tekamülünü tamamlayamayan insanlardan oluşmuş toplumlar, histeri nöbetine tutulmuş bir insan gibi sadece şahsi menfaat konusunda hassasiyet gösterir hale gelir. Çünkü insan, manen tatmin olmaz ise yani kanaat duygusu gelişmezse, sürekli daha fazlasını isteyecek ve bu isteklerde hiçbir kıstası dikkate almayacaktır. Onun için evliyaullah ‘nefsin tavanı yoktur’ buyurarak, bu husustaki büyük tehlikeye dikkat çekmişlerdir.
Öte yandan yarattığı kullardaki zafiyet noktalarını çok iyi bilen Hz. Allah (cc): "Kalpler ancak Allah'ı zikir ile tatmin olur." (Ra’d;28) buyurarak, hakiki çözüm yollarını ve reçeteleri kullarına bildirmektedir. Bugün en fazla suç oranının gelişmiş ülkeler diye ifade edilen Batı ülkelerinde olması ve en fazla intihar vakasına zengin, maddi imkanlar açısından herhangi bir sıkıntısı olmayan insanlar arasında rastlanması, ibret verici bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.
Modern insanın hastalıkları
Gaflet, Allah'ı ve ahiret gününü unutmuş insanları çepeçevre sarmış sinsi bir hastalık gibidir. Bu, insanın zihnini uyuşturan, aklını örten bir hastalıktır. Bu uyuşukluk ve şuursuzluk içinde insan, kendisini kuşatan ve bekleyen gerçeklerin farkına varamaz. Bu nedenle gaflet halindeki insanlar görebilme, duyabilme gibi duyulara sahip olmalarına rağmen, gördüklerini ve duyduklarını değerlendirme, muhakeme etme yeteneğini kaybetmişlerdir. Çünkü kendilerini saran gaflet akıllarını örtmüştür. Gaflet içindeki insanlar tüm zamanlarını nefislerinin sınırsız isteklerini tatmin etmek için sarf ederler, başka bir şey düşünmezler. İstek ve tutkularını, tüm benliklerini adadıkları birer ‘ilah’ edinmişlerdir. Onların durumu Kur’an'da şöyle bildirilir: “Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar.” (Furkan Suresi, 43-44)
Modern yaşam insanın iç dünyasını, çevreyi ve dışımızdaki canlıları ihmal etmiş, bunun tabii bir neticesi olarak da insanlarda kalp gibi, ülser gibi strese bağlı hastalıklarda patlama yaşanmıştır. Ruhen gelişimini tamamlayamamış, bu sebeple insani münasebetleri fayda-çıkar mertebesine indirmiş bir toplumda, en fazla ahlaki değerler çöküntüye maruz kalmaktadır. İnsanlar arasında geçimsizlik ve hoşgörüsüzlük artmakta, bu müessif durum da en başta toplumun en küçük yapı taşı diye tarif edilen aile mefhumunu tahrip etmekte, boşanma vakalarında ciddi artışlar olmaktadır.
Bir zamanlar huzur vardı. Atalarımızın kıt kanaat imkanlar içerisinde yaptıkları ve ruhen ulaştıkları kıvam, dost-düşman herkesin malumudur. Bu nedenle müslüman ve mübarek ecdadımız ‘kanaat bitmez tükenmez hazinedir’ demişler, karınlarını helalinden az gıdayla doyurmuşlar ve kalplerini de nur pınarlarından sulayarak dünyanın ve çevrenin kasvetinden, sıkıntılarından ruhlarını kurtarmışlardır. Hatta bu konuyla alakalı meşhur bir özdeyiş vardır. Eskilerden nüktedan bir zat ahbaplarına şöyle seslenirmiş. ‘Kardeşim eskiden kuvve-i maneviye vardı kale gibi sağlam idi, şimdi bir moral çıktı ikide bir bozuluyor!’
İnsan, ölmeden önce kendini hesaba çekmeli, dünyaya gönderilişindeki hikmet ve gayeyi araştırmalı, dolayısıyla kalbi ve ruhi ihtiyaçlarını Hz. Allah’ın gösterdiği şekilde gidermelidir. Aksi takdirde ne yaşanan manevi çöküşe engel olunabilir, ne de toplumsal bunalım ve yozlaşmaya. Manevi boşluğumuzu nasıl doldururuz?
Hiç bir maddi refah ve teknolojik gelişme, tek başına insanı mutlu etmeye yetmez. Atalarımızın da dediği gibi maneviyat kişinin bünyesi gibidir, maddiyat ise gölgesi gibidir. Nasıl ki bünye olmadan gölge olamaz ise, maneviyat olmadan da maddiyat olmaz. Yani maneviyatsız maddiyat kişiye saadet veremez.Her bir yeni gün, kişi için bir kazanç, istifade günü olmalıdır. Gaflet ile geçirilen bir an bile kişinin sonsuz yaşamda büyük kayıplar yaşamasına sebep olacaktır. Peygamber Efendimiz (sav), kızı Fatıma (r.anha) okuması için aşağıdaki duayı öğretiyor: “Ya Hayyu, Ya Kayyum! Rahmetinden medet umarım. Bütün halimi düzelt. Beni göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa, nefsimle başbaşa bırakma.” (Nesai, Bezzar, Hakim)
Gafil insan
Gaflet içindeki insanların çoğu, Allah'ın varlığını bilmekle beraber, O'na kesin bir bilgiyle iman etmez ve teslim olmazlar. Bu nedenle yaşamda karşılaştıkları tüm zorluklarda, tevekkül edemezler, olaylardan acı duyarak karamsar ve mutsuz olurlar. Gaflet içindeki insanların zihinleri, hayaller ve hatıralarla yoğun bir şekilde meşguldür. Herşeyden ötesi de ahiret günü, cennet ve cehennem gibi önemli gerçekleri göz ardı ederler. Allah ile sanki irtibatları yokmuş gibi davranırlar. Gafil insan, gerçekleri algılamak yerine oluşturduğu hayallerle zamanını geçirir.
Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetinde örnekleri aktarılan gerçek imandan, mümin özelliklerinden tamamen uzak ve habersizdirler. Onların bu durumu Kur’an'da şöyle bildirilmektedir:“Ne zaman onlara: ‘Allah'ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara; 170) “Onlara; ‘Allah'ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, derler ki; ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.’ Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?” (Lokman; 21)
Ayetlerde açıkça bildirildiği gibi, bu insanlar Allah'ın emir ve yasaklarını Kuran'da emredildiği şekilde uygulamazlar. Atalarının izinden giderler. Ayetlerden bu tür kimselerin, doğru yoldan sapmış, şeytanın peşine düşmüş ve cehennem azabına doğru sürüklenen kimseler oldukları anlaşılmaktadır. ‘
Hak Din’ diye yoldan sapanlar
Bu insanlar atalarının dinini Allah'ın dinine, geleneklerini Allah'ın Kitabı olan Kuran'a tercih ettikleri için büyük bir şirk içindedirler. Bağnazlık ve taassupları, enaniyet ve akılsızlıkları nedeniyle şeytan bu kişileri dinlerinde yanıltmış, onların doğru yolları üzerine oturmuş ve İslam adına çarpık bir din anlayışı benimsemelerine neden olmuştur. Gaflete kapılmak, helake sürüklenmenin ana sebeplerinden biridir.
Gaflet içindeki insan, herşeyin yolunda olduğunu, yaşam tarzının en uygun biçimde olduğu rahatlığını duyarak, toz pembe bir hayat yaşadığını zannına kapılabilir. Herşeyin bilinç ve şuurunda olduğunu ve herşeyi doğru yaptığını düşünmesi, bunun en bariz göstergesidir. Ancak bu gaflet durumu, ahiret günü Allah'ın huzurunda sona erecektir."Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir." (Kaf; 22)
Bu durumda insan, gaflet halinin bulunduğu tozpembe dünya hayatında sürekli yüz çevirdiği, inanmamakta direndiği gerçekleri, açıkça görmeye başlayacaktır. Daha önce kendisine haber verilen, ancak hiç inanmadığı ve dikkate almadığı cehennem azabı ile karşılaşır. O gün yok olmayı ya da dünya hayatına dönüp Allah rızasını kazanacak şekilde yaşamayı ister. Ancak, kendisi için sonsuz cehennem halkı arasında olmaktan ve sonsuz bir azaptan başka, 'varılıp karar kılınacak bir yer bulunmaz. Kuran'da kıyamet günü ve hiçbir yere kaçışın olamayacağının bildirildiği ayetler şöyledir:Ama göz 'kamaşıp da kaydığı,' Ay karardığı, Güneş ve Ay birleştirildiği zaman; insan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbinin katıdır. (Kıyamet Suresi, 7-12)
Çözüm dedir? Bu nedenle inanmayan ve inkar edenlerin büyük bir korku, çaresizlik ve pişmanlık yaşayacağı kıyamet günüyle karşılaşmadan önce, her insanın içinde bulunduğu durum ve şartları bir kez daha gözden geçirerek, değerlendirme yapması, kendi durumunu samimi bir şekilde gözden geçirmesi şarttır. Şuuru kapatarak, insanı hayvanlardan aşağı bir canlı türüne dönüştüren gaflet belasına karşı, samimi bir kalple Allah'a yönelmek, sürekli Allah'ı anmak ve Rabbimizin gönderdiği Kitap olan Kuran'a tam tabi olmak gerekir.
Gaflette bulunmadığını ve gaflete düşme ihtimalinin bulunmadığını düşünerek kendini bu durumdan uzak görmek yapılabilecek en büyük hatalardandır. Çünkü bu durum kişinin gaflet hastalığına her an yakalanabileceğinin bir göstergesidir. Şeytan hiç durmadan, en küçük fırsatı bile değerlendirmekten kaçınmayarak, insanı gafletin içine sokmaya ve kendisiyle birlikte cehenneme sürüklemeye çalışmaktadır.
İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanın peşine düşer. Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 3-4)
Görülmektedir ki gaflet, her insanı hiçbir ortam ve şart gözetmeden, şeytanın ve nefsin telkinleriyle sarıp kuşatmaya çalışmaktadır. Her an şeytan ve nefs boş durmadan kişiyi gaflete yöneltmeye ve doğrulardan uzaklaştırmaya çalışır. Ancak gaflet yalnızca gaflet içinde kalmak isteyenlerin peşini bırakmaz. Gaflet içinde kalmaya, şeytanın dostu olmaya razı olmayan vicdanlı kimseler için ise kurtuluş yolu her zaman açıktır.
Allah gafletten kurtulmanın yollarını Kuran'da ayrıntılı olarak bildirmiştir. Allah'ı sürekli anmak, O'na yönelmek, O'ndan korkup gazabından sakınmak ve her an O'nun rızasını aramak gafleti yok eder, insanı üstün bir şuura, akla ve imana kavuşturur. O halde, samimi bir biçimde Allah'a yönelip dönen bir kimse hiçbir şey için geç kalmış değildir. Kalplerin Allah’ı anmakla huzura kavuşacağı bilgisi de gafletten kurtuluşun en has çaresi olmalıdır.“Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şüphesiz O da, (Kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır.” (İsra Suresi, 25)
“İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar.” (Enbiya Suresi, 1-2)
Yalkın Tuncay
Gaflet hali, bireyin, Allah ve ahiretin varlığından habersiz olması ya da bu konuda bilgisi olduğu halde, bu bilginin gerektirdiği şuur ve sorumluluğu göstermemesi, kayıtsız ve duyarsız bir tavır takınmasıdır. Gaflet durumu inanan kimseler için kısa süreli, geçici bir unutma hali ya da dalgınlık halinde olabildiği gibi, kimi zaman da Allah'a iman etmeyen ya da O'na ortak koşanlarda olduğu gibi yaşamının bütününü kaplayacak biçimde olabilmektedir.
Pek çok insan maalesef, yaratılma, dünyaya gelme amaçlarını düşünmeden boş işlerle uğraşarak sonsuz geleceğini heba etmekte, sadece yaşadığı anın tadını ve zevkini çıkarma arzusu duymaktadır. Ölümü bir nihayet ve bitim olarak algılamakta ve gününü gün etme sevdasına dalmaktadır. Ölümün yeni ve sonsuza açılan bir başlangıç olduğunun bilincinde değildir.
"Oraya atıldıkları zaman, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Nerede ise öfkesinden paralanacak! İçine her bir topluluğun atılmasında, bekçileri onlara: ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar." (Mülk Suresi, 7-8)"
İnkar edenler, keşke müslüman olsaydık temennisinde bulunacaklardır. Bırak onları yesinler, zevk alsınlar; ümit onları avundursun; ileride öğrenecekler." (Hicr Suresi, 2-3)
Maalesef, modern hayatın insanlığa sunmuş olduğu kolaylıklar, imkanlar, konfor ve refah seviyesine rağmen insanoğlu, buhranlar anaforunda çırpınmaktadır.
Allah, insanı fıtraten iki tür gıdaya muhtaç olarak yaratmıştır. Birincisi bedeni ihtiyaçlar diyebileceğimiz, diğer canlılarda da olan yeme içme, uyku gibi ihtiyaçlardır. Diğeri ise ruhi ihtiyaçlar diye sınıflandıracağımız, inanmak, sevmek-sevilmek gibi manevi türdeki ihtiyaçlardır.
Modern yaşam insanı; ev, iş, tatil cenderisine sıkıştırmış, adeta programlanmış bir robot konumuna getirmiştir. Ruhun gıdası olan maneviyatı, manevi değerleri göz ardı eden bu yaklaşım, insanı adeta -eski insanların tabiriyle- ‘meyyit-i müteharrik’ yani ‘yürüyen ölüler’ haline getirmiştir. Maneviyat ehli, gafleti ‘manevi kansere’ benzetir. Tedavi edilmez ise kişinin ve toplumun manevi hayatını sona erdirir ve tamamen benmerkezci, fırsatçı, egoist ve saldırgan bir karaktere dönüşerek salgın hatalık gibi bütün topluma yayılır. Arzuların tavanı yoktur!
Hiç bir ekonomik kriter insanı tek başına mutlu kılmaya yetmez. Aksine ruhen tekamülünü tamamlayamayan insanlardan oluşmuş toplumlar, histeri nöbetine tutulmuş bir insan gibi sadece şahsi menfaat konusunda hassasiyet gösterir hale gelir. Çünkü insan, manen tatmin olmaz ise yani kanaat duygusu gelişmezse, sürekli daha fazlasını isteyecek ve bu isteklerde hiçbir kıstası dikkate almayacaktır. Onun için evliyaullah ‘nefsin tavanı yoktur’ buyurarak, bu husustaki büyük tehlikeye dikkat çekmişlerdir.
Öte yandan yarattığı kullardaki zafiyet noktalarını çok iyi bilen Hz. Allah (cc): "Kalpler ancak Allah'ı zikir ile tatmin olur." (Ra’d;28) buyurarak, hakiki çözüm yollarını ve reçeteleri kullarına bildirmektedir. Bugün en fazla suç oranının gelişmiş ülkeler diye ifade edilen Batı ülkelerinde olması ve en fazla intihar vakasına zengin, maddi imkanlar açısından herhangi bir sıkıntısı olmayan insanlar arasında rastlanması, ibret verici bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.
Modern insanın hastalıkları
Gaflet, Allah'ı ve ahiret gününü unutmuş insanları çepeçevre sarmış sinsi bir hastalık gibidir. Bu, insanın zihnini uyuşturan, aklını örten bir hastalıktır. Bu uyuşukluk ve şuursuzluk içinde insan, kendisini kuşatan ve bekleyen gerçeklerin farkına varamaz. Bu nedenle gaflet halindeki insanlar görebilme, duyabilme gibi duyulara sahip olmalarına rağmen, gördüklerini ve duyduklarını değerlendirme, muhakeme etme yeteneğini kaybetmişlerdir. Çünkü kendilerini saran gaflet akıllarını örtmüştür. Gaflet içindeki insanlar tüm zamanlarını nefislerinin sınırsız isteklerini tatmin etmek için sarf ederler, başka bir şey düşünmezler. İstek ve tutkularını, tüm benliklerini adadıkları birer ‘ilah’ edinmişlerdir. Onların durumu Kur’an'da şöyle bildirilir: “Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar.” (Furkan Suresi, 43-44)
Modern yaşam insanın iç dünyasını, çevreyi ve dışımızdaki canlıları ihmal etmiş, bunun tabii bir neticesi olarak da insanlarda kalp gibi, ülser gibi strese bağlı hastalıklarda patlama yaşanmıştır. Ruhen gelişimini tamamlayamamış, bu sebeple insani münasebetleri fayda-çıkar mertebesine indirmiş bir toplumda, en fazla ahlaki değerler çöküntüye maruz kalmaktadır. İnsanlar arasında geçimsizlik ve hoşgörüsüzlük artmakta, bu müessif durum da en başta toplumun en küçük yapı taşı diye tarif edilen aile mefhumunu tahrip etmekte, boşanma vakalarında ciddi artışlar olmaktadır.
Bir zamanlar huzur vardı. Atalarımızın kıt kanaat imkanlar içerisinde yaptıkları ve ruhen ulaştıkları kıvam, dost-düşman herkesin malumudur. Bu nedenle müslüman ve mübarek ecdadımız ‘kanaat bitmez tükenmez hazinedir’ demişler, karınlarını helalinden az gıdayla doyurmuşlar ve kalplerini de nur pınarlarından sulayarak dünyanın ve çevrenin kasvetinden, sıkıntılarından ruhlarını kurtarmışlardır. Hatta bu konuyla alakalı meşhur bir özdeyiş vardır. Eskilerden nüktedan bir zat ahbaplarına şöyle seslenirmiş. ‘Kardeşim eskiden kuvve-i maneviye vardı kale gibi sağlam idi, şimdi bir moral çıktı ikide bir bozuluyor!’
İnsan, ölmeden önce kendini hesaba çekmeli, dünyaya gönderilişindeki hikmet ve gayeyi araştırmalı, dolayısıyla kalbi ve ruhi ihtiyaçlarını Hz. Allah’ın gösterdiği şekilde gidermelidir. Aksi takdirde ne yaşanan manevi çöküşe engel olunabilir, ne de toplumsal bunalım ve yozlaşmaya. Manevi boşluğumuzu nasıl doldururuz?
Hiç bir maddi refah ve teknolojik gelişme, tek başına insanı mutlu etmeye yetmez. Atalarımızın da dediği gibi maneviyat kişinin bünyesi gibidir, maddiyat ise gölgesi gibidir. Nasıl ki bünye olmadan gölge olamaz ise, maneviyat olmadan da maddiyat olmaz. Yani maneviyatsız maddiyat kişiye saadet veremez.Her bir yeni gün, kişi için bir kazanç, istifade günü olmalıdır. Gaflet ile geçirilen bir an bile kişinin sonsuz yaşamda büyük kayıplar yaşamasına sebep olacaktır. Peygamber Efendimiz (sav), kızı Fatıma (r.anha) okuması için aşağıdaki duayı öğretiyor: “Ya Hayyu, Ya Kayyum! Rahmetinden medet umarım. Bütün halimi düzelt. Beni göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa, nefsimle başbaşa bırakma.” (Nesai, Bezzar, Hakim)
Gafil insan
Gaflet içindeki insanların çoğu, Allah'ın varlığını bilmekle beraber, O'na kesin bir bilgiyle iman etmez ve teslim olmazlar. Bu nedenle yaşamda karşılaştıkları tüm zorluklarda, tevekkül edemezler, olaylardan acı duyarak karamsar ve mutsuz olurlar. Gaflet içindeki insanların zihinleri, hayaller ve hatıralarla yoğun bir şekilde meşguldür. Herşeyden ötesi de ahiret günü, cennet ve cehennem gibi önemli gerçekleri göz ardı ederler. Allah ile sanki irtibatları yokmuş gibi davranırlar. Gafil insan, gerçekleri algılamak yerine oluşturduğu hayallerle zamanını geçirir.
Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetinde örnekleri aktarılan gerçek imandan, mümin özelliklerinden tamamen uzak ve habersizdirler. Onların bu durumu Kur’an'da şöyle bildirilmektedir:“Ne zaman onlara: ‘Allah'ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara; 170) “Onlara; ‘Allah'ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, derler ki; ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.’ Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?” (Lokman; 21)
Ayetlerde açıkça bildirildiği gibi, bu insanlar Allah'ın emir ve yasaklarını Kuran'da emredildiği şekilde uygulamazlar. Atalarının izinden giderler. Ayetlerden bu tür kimselerin, doğru yoldan sapmış, şeytanın peşine düşmüş ve cehennem azabına doğru sürüklenen kimseler oldukları anlaşılmaktadır. ‘
Hak Din’ diye yoldan sapanlar
Bu insanlar atalarının dinini Allah'ın dinine, geleneklerini Allah'ın Kitabı olan Kuran'a tercih ettikleri için büyük bir şirk içindedirler. Bağnazlık ve taassupları, enaniyet ve akılsızlıkları nedeniyle şeytan bu kişileri dinlerinde yanıltmış, onların doğru yolları üzerine oturmuş ve İslam adına çarpık bir din anlayışı benimsemelerine neden olmuştur. Gaflete kapılmak, helake sürüklenmenin ana sebeplerinden biridir.
Gaflet içindeki insan, herşeyin yolunda olduğunu, yaşam tarzının en uygun biçimde olduğu rahatlığını duyarak, toz pembe bir hayat yaşadığını zannına kapılabilir. Herşeyin bilinç ve şuurunda olduğunu ve herşeyi doğru yaptığını düşünmesi, bunun en bariz göstergesidir. Ancak bu gaflet durumu, ahiret günü Allah'ın huzurunda sona erecektir."Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir." (Kaf; 22)
Bu durumda insan, gaflet halinin bulunduğu tozpembe dünya hayatında sürekli yüz çevirdiği, inanmamakta direndiği gerçekleri, açıkça görmeye başlayacaktır. Daha önce kendisine haber verilen, ancak hiç inanmadığı ve dikkate almadığı cehennem azabı ile karşılaşır. O gün yok olmayı ya da dünya hayatına dönüp Allah rızasını kazanacak şekilde yaşamayı ister. Ancak, kendisi için sonsuz cehennem halkı arasında olmaktan ve sonsuz bir azaptan başka, 'varılıp karar kılınacak bir yer bulunmaz. Kuran'da kıyamet günü ve hiçbir yere kaçışın olamayacağının bildirildiği ayetler şöyledir:Ama göz 'kamaşıp da kaydığı,' Ay karardığı, Güneş ve Ay birleştirildiği zaman; insan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbinin katıdır. (Kıyamet Suresi, 7-12)
Çözüm dedir? Bu nedenle inanmayan ve inkar edenlerin büyük bir korku, çaresizlik ve pişmanlık yaşayacağı kıyamet günüyle karşılaşmadan önce, her insanın içinde bulunduğu durum ve şartları bir kez daha gözden geçirerek, değerlendirme yapması, kendi durumunu samimi bir şekilde gözden geçirmesi şarttır. Şuuru kapatarak, insanı hayvanlardan aşağı bir canlı türüne dönüştüren gaflet belasına karşı, samimi bir kalple Allah'a yönelmek, sürekli Allah'ı anmak ve Rabbimizin gönderdiği Kitap olan Kuran'a tam tabi olmak gerekir.
Gaflette bulunmadığını ve gaflete düşme ihtimalinin bulunmadığını düşünerek kendini bu durumdan uzak görmek yapılabilecek en büyük hatalardandır. Çünkü bu durum kişinin gaflet hastalığına her an yakalanabileceğinin bir göstergesidir. Şeytan hiç durmadan, en küçük fırsatı bile değerlendirmekten kaçınmayarak, insanı gafletin içine sokmaya ve kendisiyle birlikte cehenneme sürüklemeye çalışmaktadır.
İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanın peşine düşer. Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 3-4)
Görülmektedir ki gaflet, her insanı hiçbir ortam ve şart gözetmeden, şeytanın ve nefsin telkinleriyle sarıp kuşatmaya çalışmaktadır. Her an şeytan ve nefs boş durmadan kişiyi gaflete yöneltmeye ve doğrulardan uzaklaştırmaya çalışır. Ancak gaflet yalnızca gaflet içinde kalmak isteyenlerin peşini bırakmaz. Gaflet içinde kalmaya, şeytanın dostu olmaya razı olmayan vicdanlı kimseler için ise kurtuluş yolu her zaman açıktır.
Allah gafletten kurtulmanın yollarını Kuran'da ayrıntılı olarak bildirmiştir. Allah'ı sürekli anmak, O'na yönelmek, O'ndan korkup gazabından sakınmak ve her an O'nun rızasını aramak gafleti yok eder, insanı üstün bir şuura, akla ve imana kavuşturur. O halde, samimi bir biçimde Allah'a yönelip dönen bir kimse hiçbir şey için geç kalmış değildir. Kalplerin Allah’ı anmakla huzura kavuşacağı bilgisi de gafletten kurtuluşun en has çaresi olmalıdır.“Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şüphesiz O da, (Kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır.” (İsra Suresi, 25)
“İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar.” (Enbiya Suresi, 1-2)
Yalkın Tuncay
ZENGİNLİK
ZENGİNLİK NİMET Mİ KÜLFET Mİ?
AHİRET Mİ DÜNYA KAZANCI MI?
Rabbimizin Eşsiz Nimeti Zenginlik ve Hayırlı Mal:
Öncelikle bilinmesi gereken husus zenginliğin Rabbimiz'in bir nimeti olduğudur. Allahu Zülcelal zenginlik sahibidir. Birşeyin varlık kazanması için OL demesi yeterlidir. Rabbimizin verdiği nimetlerin tüketilmesinde ve kullanılmasındaki adab ve ölçü bilinmediği taktirde tüm nimetler Allah korusun bizler için külfete dönüşebilir.Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:"Salih adam (iyi ve olgun mü'min) için hayırlı mal ne güzeldir." (1) Hadis hakkında Amr İbnü-i As (r.a) şöyle anlatmaktadır:
'Peygamber (s.a.v) bana (haber) gönderip elbisemi ve silahımı kuşanmamı, sonra da kendisine gelmemi emretti. Ben de emredileni yaptım ve yanına vardım ki, abdest alıyordu. Gözünü bana çevirdi, sonra aşağı indirdi ve şöyle buyurdu: "-Ya Amr! Ben seni savaş için askere göndermek istiyorum. Böylece Allah sana ganimet ihsan eder. Ben de sana topluca, çokça hayırlı mal veririm."Ben dedim ki: "Ben mala rağbet ederek müslüman olmadım. Ben ancak RasüluLah (s.a.v) ile beraber olayım diye İslam'a rağbet ederek müslüman oldum."Hz. Peygamber (s.a.v): "Ey Amr! Salih (iyi ve olgun mü'min) için hayırlı mal ne güzeldir." buyurdular. (2)
Burada hayırlı malın salih, yani olgun bir müslüman için öneminden ve güzelliğinden bahsedilmektedir. İnsan salih bir kul ise elbette o mal onu yanlış yöne yönlendiremez, tersine o salih kişi malını hayırda kullanır. Bu ise hem o kişi için hayırlı bir amel olur, hem de toplumdaki diğer insanlara faydalı hizmetlerin ortaya çıkmasını sağlar. Kısaca, dünya ve ahiret kazancı ve güzellikleri, salih bir kimsenin mal ile buluşması neticesinde ortaya çıkmış olur.
Malın Kullanımına Göre Hayır ve Şer Ölçüsü:
Diğer yandan Kuran-ı Kerim'de "İnsanoğlu hayır (yani mal) sevgisine aşırı düşkündür." (3) "Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının zineti (süsü)dir..." (4) ifadeleriyle de malın kullanımına göre hayır ve şerre dönüşebileceğine dair işaretler vardır. Dinimiz zenginliğe değil, onun kötü kullanılmasına ve zenginliğe güvenerek haktan yüz çevirenlere karşı çıkmıştır. Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:"Allah'tan korkan (takva sahibi) kimse için zenginlikte beis (zarar ve sakınca) yoktur. (5) "Muhakkak ki hayır, şer getirmez. Ancak derelerin (baharda) bitirdikleri otlar arasında, ya çatlatarak öldüren ya da ölüme yaklaştıran bitki de var. Yalnız yeşil ot yiyen hayvanlar müstesna. Zira bunlar yeyip böğürleri şişince güneşe karşı dururlar (geviş getirirler), akıtırlar ve rahatça def-i hacet yaparlar, sonra tekrar dönüp yayılırlar. Şüphesiz ki, bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan) dir. Bunu (malı) hak etmeden alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyamet günü aleyhinde şahitlik yapacaktır. "(6)
Bu noktada bir müslüman kazandığı servetin fayda ve zararlarını bilirse o malın şerrinden korunarak mal ve zenginliğinin hayrını kazanabilir. Öncelikle sahip olunan değerlerden kişinin kendisi için harcadığı tutarlardır ki günlük yaşamını idame ettirebilme temel ibadetlerini rahatlıkla yapmasını temin edecek bir ortamı ve yaşamı oluşturma maddi ibadetlerini (hac zekat gibi) yerine getirebilmesidir. Ayrıca kişinin diğer insanlara sarfettiği sadaka hayır ve hizmetler ziyafet hediye gibi cömertlik sıfatına taalluk eden hususlardır.
Yeni iş alanları kurarak istidamı sağlamak suretiyle başkalarının da rızık kazanmalarına vesile olabilmek gibi pek çok faydalar sayılabilir. Demek ki para kazanmak ve zenginliğin kendisi değil kullanımı ve hangi amaca hizmet ettiği bizler için belirleyici olmalıdır. Nihayetinde mal ve mülk sahibi Allahu Zülcelaldir.
Allah (CC) İçin Harcamak:
'Ve Allah'ın, size verdiği maldan onlara da verin." (7) "Bu (mal) ise, Allah'ın nzıklanndan (bir rızık) tır. Size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın." (8) Allah için harcanmayan rızık kişiyi hüsrana uğratabilir. Nitekim bir ayeti kerimede "Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yeyin, ama bu hususta taşkınlık etmeyin;sonra gazabım üzerinize iner, kimin üstüne gazabım inerse artık o (ateşe) düşmüştür." (9) buyurulmaktadır.Karun Kıssasında Allahu Zülcelal kendisine çokça mal vermiş ancak o mal onun şımarmasına sebep olmuştur. "Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik." (10)
Fakirlik ve Zenginlik Dengesi:
Peygamber Efendimiz (sav)'in mütevâzi ve hatta yoksul bir hayâtı tercih etmesinin hikmetini de iyi değerlendirmek gerekmektedir. Öncelikle Efendimiz, şahsî hayâtında fakirliği tercih etmiş, eline geçen her şeyi dâvası ve ümmeti için cömertçe harcamıştır. Ayrıca onun zâhidâne hayâtı, toplum içerisinde toplumun her kesimi için örnek model oluşturmuştur.
Zîrâ zengin, varlık içerisinde nasıl zühd hayâtı yaşayacağını; fakir de yokluk ve imkânsızlıklara karşı nasıl sabır ve tahammül göstereceği O'nun eşsiz hayatından öğrenilebilecektir. Peygamberimizin (sav); “Unutturan fakirlikle birlikte azdıran zenginlikten” (11) ümmetini sakındırması, yine “Asıl zenginliğin mal çokluğu ile değil de gönül zenginliği olduğunu ” (12) belirten ifadeleri ve duâlarında “ Zenginlik ve fakirlik fitnesinin şerrinden Allâh'a sığınması ” (13) şükür ehli zenginlerden de övgüyle bahsedilmiş ve ilgili şahsiyetler ibretlerle dolu menkıbelere mevzû olmuşlardır ki bu ifadeler mutlak anlamda fakirlik veya zenginliğin hayır ya da şer olmadığını göstermektedir.
Kazanç ve Harcamadaki Ölçüler:
Gerek kazanırken gerekse harcamalarda bulunurken mutlaka haram ve israftan kaçınmak gereklidir. Müslüman zengin ve salih insan olmalıdır. Böyle olunca malı da salih olur. Müslüman zengin, alçak gönüllü ve mütevazi olmalı, asla şımararak başkalarına tepeden bakmamalıdır. Müslüman zengin hesap endişesi içinde olmalı, hesabını veremeyeceği şeylere iltifat ve tenezzül etmemelidir. Cimri olmamalıdır, verdiğini ve yaptığı iyiliği başa kakmamalıdır. Cömert olmalı müsrif olmamalıdır.
Zenginliğin Önemi:
Bir müslüman için zengin olmak önceki satırlarımızda da belirtildiği üzere dinin gereklerini yerine getirmek özellikle maddi ibadetleri yerine getirmek başkalarına yardımcı olmak kısacası din adına sağlayacağı faydalardan ötürü son derece önemlidir. Ancak kazanç ve harcamadaki belirttiğimiz ölçüler içinde bir yaşam bir müslüman için zaruri ölçüler olmalıdır. Önemli bir diğer husus da bu zenginliği kavuşmak için asıl amaç olan kulluk şuurunun ihmal edilmemesidir. Aksi taktirde Harun kıssasında belirtilen kötü sonuçlarla karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır..
İşte zengin olma noktasında en büyük tehlike kazanma adına ahiretten vazgeçme tehlikesidir. Bir müslüman hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya hayatını şeri ölçüler dahilinde değerlendirmeyi bildiği gibi yarın ölecekmiş gibi de ahireti için çalışmalıdır. Yani bu iki amacı en güzel şekliyle bir potada eritmeyibilmelidir. Şu da bir gerçektir ki mutluluk için zenginlik olmazsa olmaz bir gereklilik olarak da algılanmamalıdır. Fakirlik halinde de bu imtihanın değerini bilerek Allah'a karşı asla asi olunmamalıdır.Bir mümin olarak sahip olduğumuz değerlerin ve zenginliğin kıymetini bilmeli gücümüz nispetinde bu değerlerin en iyi şekilde Hakkını vermeli ve bunun için de Cenabı Hakka dua etmeliyiz.
Dipnotlar:
(1) Ahmed, Müsned, 4/402; Hakim. Müstedrek, 2/2,236: İbni Şeybe. Musannef. 7/18;Tebrizi,Mişkatül,Mesabih,2, (3756)(2) Buhari, Edebül-Müfred, 112 (299):Ahmed, a.g.e.,4/402;Ceylanî,FadluIlahis-Samed, 1/398-399(3) Adiyat, 8.(4) Kehf, 46.(5) İbniMace,Tıcarat,l(2141) Ahmed,5/372-81;Buhari,113(301).(6) Buhari,Zekat,47.Cuma, 37,Rikak,7;Müslim.(7) Nur, 33.(8) Münafıkun, 10.(9) Taha,81.(10) Kassas, 81.(11)Tirmizî, Zühd, 3.(12) Buhârî, Rikâk, 15.(13) İbn-i Hanbel, VI.
Yalkın Tuncay
AHİRET Mİ DÜNYA KAZANCI MI?
Rabbimizin Eşsiz Nimeti Zenginlik ve Hayırlı Mal:
Öncelikle bilinmesi gereken husus zenginliğin Rabbimiz'in bir nimeti olduğudur. Allahu Zülcelal zenginlik sahibidir. Birşeyin varlık kazanması için OL demesi yeterlidir. Rabbimizin verdiği nimetlerin tüketilmesinde ve kullanılmasındaki adab ve ölçü bilinmediği taktirde tüm nimetler Allah korusun bizler için külfete dönüşebilir.Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:"Salih adam (iyi ve olgun mü'min) için hayırlı mal ne güzeldir." (1) Hadis hakkında Amr İbnü-i As (r.a) şöyle anlatmaktadır:
'Peygamber (s.a.v) bana (haber) gönderip elbisemi ve silahımı kuşanmamı, sonra da kendisine gelmemi emretti. Ben de emredileni yaptım ve yanına vardım ki, abdest alıyordu. Gözünü bana çevirdi, sonra aşağı indirdi ve şöyle buyurdu: "-Ya Amr! Ben seni savaş için askere göndermek istiyorum. Böylece Allah sana ganimet ihsan eder. Ben de sana topluca, çokça hayırlı mal veririm."Ben dedim ki: "Ben mala rağbet ederek müslüman olmadım. Ben ancak RasüluLah (s.a.v) ile beraber olayım diye İslam'a rağbet ederek müslüman oldum."Hz. Peygamber (s.a.v): "Ey Amr! Salih (iyi ve olgun mü'min) için hayırlı mal ne güzeldir." buyurdular. (2)
Burada hayırlı malın salih, yani olgun bir müslüman için öneminden ve güzelliğinden bahsedilmektedir. İnsan salih bir kul ise elbette o mal onu yanlış yöne yönlendiremez, tersine o salih kişi malını hayırda kullanır. Bu ise hem o kişi için hayırlı bir amel olur, hem de toplumdaki diğer insanlara faydalı hizmetlerin ortaya çıkmasını sağlar. Kısaca, dünya ve ahiret kazancı ve güzellikleri, salih bir kimsenin mal ile buluşması neticesinde ortaya çıkmış olur.
Malın Kullanımına Göre Hayır ve Şer Ölçüsü:
Diğer yandan Kuran-ı Kerim'de "İnsanoğlu hayır (yani mal) sevgisine aşırı düşkündür." (3) "Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının zineti (süsü)dir..." (4) ifadeleriyle de malın kullanımına göre hayır ve şerre dönüşebileceğine dair işaretler vardır. Dinimiz zenginliğe değil, onun kötü kullanılmasına ve zenginliğe güvenerek haktan yüz çevirenlere karşı çıkmıştır. Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:"Allah'tan korkan (takva sahibi) kimse için zenginlikte beis (zarar ve sakınca) yoktur. (5) "Muhakkak ki hayır, şer getirmez. Ancak derelerin (baharda) bitirdikleri otlar arasında, ya çatlatarak öldüren ya da ölüme yaklaştıran bitki de var. Yalnız yeşil ot yiyen hayvanlar müstesna. Zira bunlar yeyip böğürleri şişince güneşe karşı dururlar (geviş getirirler), akıtırlar ve rahatça def-i hacet yaparlar, sonra tekrar dönüp yayılırlar. Şüphesiz ki, bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan) dir. Bunu (malı) hak etmeden alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyamet günü aleyhinde şahitlik yapacaktır. "(6)
Bu noktada bir müslüman kazandığı servetin fayda ve zararlarını bilirse o malın şerrinden korunarak mal ve zenginliğinin hayrını kazanabilir. Öncelikle sahip olunan değerlerden kişinin kendisi için harcadığı tutarlardır ki günlük yaşamını idame ettirebilme temel ibadetlerini rahatlıkla yapmasını temin edecek bir ortamı ve yaşamı oluşturma maddi ibadetlerini (hac zekat gibi) yerine getirebilmesidir. Ayrıca kişinin diğer insanlara sarfettiği sadaka hayır ve hizmetler ziyafet hediye gibi cömertlik sıfatına taalluk eden hususlardır.
Yeni iş alanları kurarak istidamı sağlamak suretiyle başkalarının da rızık kazanmalarına vesile olabilmek gibi pek çok faydalar sayılabilir. Demek ki para kazanmak ve zenginliğin kendisi değil kullanımı ve hangi amaca hizmet ettiği bizler için belirleyici olmalıdır. Nihayetinde mal ve mülk sahibi Allahu Zülcelaldir.
Allah (CC) İçin Harcamak:
'Ve Allah'ın, size verdiği maldan onlara da verin." (7) "Bu (mal) ise, Allah'ın nzıklanndan (bir rızık) tır. Size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın." (8) Allah için harcanmayan rızık kişiyi hüsrana uğratabilir. Nitekim bir ayeti kerimede "Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yeyin, ama bu hususta taşkınlık etmeyin;sonra gazabım üzerinize iner, kimin üstüne gazabım inerse artık o (ateşe) düşmüştür." (9) buyurulmaktadır.Karun Kıssasında Allahu Zülcelal kendisine çokça mal vermiş ancak o mal onun şımarmasına sebep olmuştur. "Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik." (10)
Fakirlik ve Zenginlik Dengesi:
Peygamber Efendimiz (sav)'in mütevâzi ve hatta yoksul bir hayâtı tercih etmesinin hikmetini de iyi değerlendirmek gerekmektedir. Öncelikle Efendimiz, şahsî hayâtında fakirliği tercih etmiş, eline geçen her şeyi dâvası ve ümmeti için cömertçe harcamıştır. Ayrıca onun zâhidâne hayâtı, toplum içerisinde toplumun her kesimi için örnek model oluşturmuştur.
Zîrâ zengin, varlık içerisinde nasıl zühd hayâtı yaşayacağını; fakir de yokluk ve imkânsızlıklara karşı nasıl sabır ve tahammül göstereceği O'nun eşsiz hayatından öğrenilebilecektir. Peygamberimizin (sav); “Unutturan fakirlikle birlikte azdıran zenginlikten” (11) ümmetini sakındırması, yine “Asıl zenginliğin mal çokluğu ile değil de gönül zenginliği olduğunu ” (12) belirten ifadeleri ve duâlarında “ Zenginlik ve fakirlik fitnesinin şerrinden Allâh'a sığınması ” (13) şükür ehli zenginlerden de övgüyle bahsedilmiş ve ilgili şahsiyetler ibretlerle dolu menkıbelere mevzû olmuşlardır ki bu ifadeler mutlak anlamda fakirlik veya zenginliğin hayır ya da şer olmadığını göstermektedir.
Kazanç ve Harcamadaki Ölçüler:
Gerek kazanırken gerekse harcamalarda bulunurken mutlaka haram ve israftan kaçınmak gereklidir. Müslüman zengin ve salih insan olmalıdır. Böyle olunca malı da salih olur. Müslüman zengin, alçak gönüllü ve mütevazi olmalı, asla şımararak başkalarına tepeden bakmamalıdır. Müslüman zengin hesap endişesi içinde olmalı, hesabını veremeyeceği şeylere iltifat ve tenezzül etmemelidir. Cimri olmamalıdır, verdiğini ve yaptığı iyiliği başa kakmamalıdır. Cömert olmalı müsrif olmamalıdır.
Zenginliğin Önemi:
Bir müslüman için zengin olmak önceki satırlarımızda da belirtildiği üzere dinin gereklerini yerine getirmek özellikle maddi ibadetleri yerine getirmek başkalarına yardımcı olmak kısacası din adına sağlayacağı faydalardan ötürü son derece önemlidir. Ancak kazanç ve harcamadaki belirttiğimiz ölçüler içinde bir yaşam bir müslüman için zaruri ölçüler olmalıdır. Önemli bir diğer husus da bu zenginliği kavuşmak için asıl amaç olan kulluk şuurunun ihmal edilmemesidir. Aksi taktirde Harun kıssasında belirtilen kötü sonuçlarla karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır..
İşte zengin olma noktasında en büyük tehlike kazanma adına ahiretten vazgeçme tehlikesidir. Bir müslüman hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya hayatını şeri ölçüler dahilinde değerlendirmeyi bildiği gibi yarın ölecekmiş gibi de ahireti için çalışmalıdır. Yani bu iki amacı en güzel şekliyle bir potada eritmeyibilmelidir. Şu da bir gerçektir ki mutluluk için zenginlik olmazsa olmaz bir gereklilik olarak da algılanmamalıdır. Fakirlik halinde de bu imtihanın değerini bilerek Allah'a karşı asla asi olunmamalıdır.Bir mümin olarak sahip olduğumuz değerlerin ve zenginliğin kıymetini bilmeli gücümüz nispetinde bu değerlerin en iyi şekilde Hakkını vermeli ve bunun için de Cenabı Hakka dua etmeliyiz.
Dipnotlar:
(1) Ahmed, Müsned, 4/402; Hakim. Müstedrek, 2/2,236: İbni Şeybe. Musannef. 7/18;Tebrizi,Mişkatül,Mesabih,2, (3756)(2) Buhari, Edebül-Müfred, 112 (299):Ahmed, a.g.e.,4/402;Ceylanî,FadluIlahis-Samed, 1/398-399(3) Adiyat, 8.(4) Kehf, 46.(5) İbniMace,Tıcarat,l(2141) Ahmed,5/372-81;Buhari,113(301).(6) Buhari,Zekat,47.Cuma, 37,Rikak,7;Müslim.(7) Nur, 33.(8) Münafıkun, 10.(9) Taha,81.(10) Kassas, 81.(11)Tirmizî, Zühd, 3.(12) Buhârî, Rikâk, 15.(13) İbn-i Hanbel, VI.
Yalkın Tuncay
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)