
'Her can ölümü tadıcıdır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile şer ile de deniyoruz. (Nihayet yine) ancak bize döndürüleceksiniz.' (1)Allah Tealâ, Kur’an-ı Kerim’de iyi ile kötüyü, hayır ve şerri izah etmiş, bir imtihan vesilesi olarak da cahiliyye ile Asr-ı Saadet dönemini örnek göstermiştir. Bu nedenle, inananlar olarak temel görevimiz bu dönemleri tüm yönleriyle doğru anlamak ve değerlendirmek olmalıdır. Bunu yaparken de dikkat etmemiz gereken husus bu iki dönemin sağlıklı bir şekilde mukayese edilmesi, diğer yandan da ahir zaman olarak nitelediğimiz günümüz şartları ile geçmiş bu dönemlerin birarada düşünülmesidir. Şunu öncelikle kabul etmek gerekir ki geçmişte meydana gelmiş olduğunu kabul ettiğimiz ve Kur'an-ı Kerim'de belirtilen diğer hadiseler bugün de şekil ve kimlik değiştirmek suretiyle aynen yaşanmaktadır. Konuları bu persfektiften değerlendirmekte büyük fayda bulunmaktadır.
Birbirinden Tamamen Farklı İki Dönem
Ne yazık ki bu mükemmel mukayese ve örnekler biz inananlar tarafından ne ölçüde anlaşılabilmiş ve hakkıyla değerlendirilebilmiştir? İnsan olarak sahip olduğumuz üstün değer ve ilkelerin kıymetini biliyor muyuz? Söz konusu saadet devrini geçmişte yaşanmış, olmuş bitmiş hikayelerden ibaret mi sanıyoruz ya da uygulamaları hayatımıza ne ölçüde geçirebiliyor ve tatbik edebiliyoruz? Ya da bu bilince ulaşmak için ne yapıyoruz? Bugünkü bakış açımız nedir?
Saadet ve Mutluluk
Asr-ı Saadet ve Örnek Toplum Modeli
Öncelikle Peygamber Efendimizin (SAV) yaşadığı dönemi tanımlamakta kullanılan Asr-ı Saadet, mutluluk çağı veya dönemi anlamına geliyor. Genelde sadece Peygamber Efendimize vahyin gelişinden sonraki dönemi tanımlamakta kullanılmakla beraber, bu dönemi Hulefa-i Raşidin denilen dört halife devrinin sonuna kadar uzatıldığı da vakidir. Bu dönemde Hz. Muhammed (SAV), Allah'tan (CC) aldığı Kur'an ayetlerini insanlara tebliğ etmiş, kendi denetiminde ve gözetiminde hayata geçirilmesini sağlamıştır. Tüm müminler için bu dönem Mutluluk Çağı olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde yaşanan hayat ve örnek yaşam modeli, müminler için ilk ve en önemli kaynaktır. Hayatın pek çok alanına ilişkin uygulamaları ve düzenlemeleri kapsar.
Bu dönemde Hz. Muhammed (SAV), Allah'tan (CC) aldığı Kur'an ayetlerini insanlara tebliğ etmiş, kendi denetiminde ve gözetiminde hayata geçirilmesini sağlamıştır. Tüm müminler için bu dönem Mutluluk Çağı olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde yaşanan hayat ve örnek yaşam modeli, müminler için ilk ve en önemli kaynaktır. Hayatın pek çok alanına ilişkin uygulamaları ve düzenlemeleri kapsar. Bu dönem; müslümanların ahlak, edep, düşünce, ilim ve toplumsal hayatın oluşmasındaki temel unsurları içermektedir. Bu dönemde tüm inananlar için Peygamber Efendimiz (SAV) en güzel örnek ve model olmuştur. Müslümanlar yaşanması gereken örnek ve ideal uygulamaları bu dönemde birebir görmüş ve Peygamberimiz aracılığıyla tatbik etmişlerdir. Bu devrin en önemli özelliği; tefsirden fıkıha, tasavvuftan kelama, diğer fikri ve ilmi faaliyet şekillerine kadar müslümanların modellemelerine esas teşkil etmesidir.
Bu dönemde Hz. Muhammed (SAV), Allah'tan (CC) aldığı Kur'an ayetlerini insanlara tebliğ etmiş, kendi denetiminde ve gözetiminde hayata geçirilmesini sağlamıştır. Tüm müminler için bu dönem Mutluluk Çağı olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde yaşanan hayat ve örnek yaşam modeli, müminler için ilk ve en önemli kaynaktır. Hayatın pek çok alanına ilişkin uygulamaları ve düzenlemeleri kapsar. Bu dönem; müslümanların ahlak, edep, düşünce, ilim ve toplumsal hayatın oluşmasındaki temel unsurları içermektedir. Bu dönemde tüm inananlar için Peygamber Efendimiz (SAV) en güzel örnek ve model olmuştur. Müslümanlar yaşanması gereken örnek ve ideal uygulamaları bu dönemde birebir görmüş ve Peygamberimiz aracılığıyla tatbik etmişlerdir. Bu devrin en önemli özelliği; tefsirden fıkıha, tasavvuftan kelama, diğer fikri ve ilmi faaliyet şekillerine kadar müslümanların modellemelerine esas teşkil etmesidir.
Tüm İnsanlığa Vesile
Asr-ı Saadet, tüm insanlığın mutluluğuna vesile olması nedeniyle mutluluk dönemidir. Kur'an'ın bu devirde inmesi, Peygamberimizin gelmesi ve sahabe-i kiramın bu dönemde Kur'an ahlakı ile yaşaması, bu devrin mutluluk kaynağı olmasının en önemli sebebidir. Doğrudan doğruya Peygamber Efendimizin (SAV) eğitim ve kontrolü altında islam anlaşılmaya ve yaşanmaya çalışılmıştır. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (SAV) bizim modellemeye çalıştığımız örnek insan ise, o dönemin mutlu yaşantısı da örnek alınması gereken bir yaşam tarzı olmalıdır.
Şartların Değişmesi
Bu noktada şöyle bir soru akıllara gelebilir? O dönemin şartları ile bugünün şartları değişmedi mi? Şartlar değişmiş olabilir ancak, doğruluk, erdemlilik, iman, helal, haram, insanlığın erdemleri değişmedi. Sadece dışsal ögeler değişmiş olabilir, ancak anlam hiçbir zaman değişmedi. Eşyanın hakikatı yine aynı, yine aynı.
Cahiliyye Dönemi
Diğer yandan cahiliyyeden de ne anladığımız önemlidir. En bariz gösterge olarak kız çocuklarının öldürülmesi gözümüzün önüne gelebilir. Bu vahşetin bugünkü tezahürlerinin de mevcut olmadığını kim inkar edebilir ki? O halde cahiliyyenin her dönemde insanın şeytan ve nefsine uymasının karşılığı olarak düşünmek ve değerlendirmek gerekir. “Cahiliyye(t)”, cehl kökünden türemiş olup cahillik anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle nefsin ilimden yoksun olmasıdır. Bu durumun tabii sonucu olarak 'hakikatin dışında bir şeye inanmak (şirk)' ve 'itikadı doğru olsa bile bunun aksine davranmak' gibi anlamları da kendinde barındırmaktadır.
Bu noktada anlam üzerinde dikkatle tefekkür ettiğimizde; günahta ısrar ve gerçeğin örtülmesi anlamında günümüzde de her an Cahiliye yaşanabilmektedir. Bugün de gerçeği örten, inanmadığı halde inanıyor gibi görünen ve insanların düşüncelerini bulandıran insanlara rastlanmaktadır. O halde Rabbini bilemeyen, tanıma ve öğrenme çabasında olmayan insanlar cahildirler. Sözlük anlamında genel bir kavram olarak bilgi ve ilim noksanlığı olarak ifade edilen tanımı üzerinde tefekkür etmek gerekiyor. Nitekim günümüzde de pek çok bilimi öğrenmiş, okullarını bitirmiş, kitaplar yazmış, ancak cahiliye zihniyetindeki insanlarla doludur çevremiz. Çok basit bir imanı ve itikadi noktada bile bilgisizlik ve kabullenmeme durumu içindeyken nasıl böyle bir birey cahillikten kurtulup, saadete kavuşabilir. Zaten saadet ehli demek cennet ehli kelimesi ile çoğu kere yanyana bazen de aynı anlamda kullanılagelmiştir. Maalesef cahiliye dönemindeki Araplar bilgili, şiir ve edebiyatta belli noktalara ulaşmış, okur yazar bir toplum oldukları gibi gelir düzeyleri de yüksekti. Diğer yandan cahiliye kavramını sadece Arap toplumuna da maletmek hatalı olacaktır. Şöyle ki; aynı dönemin iki büyük uygarlığı olan Bizans ve Sasaniler (İran)' da cahilliyeti yaşamışlardır.Tüm uygarlıklarına rağmen cahiliyeden kurtulamamışlardı. Çünkü her bilgiden ilim olmamaktadır.
Cahillik-İlmin Dışında Olmak
Onun için Kur’an-ı Kerim’de cahillik, bilgisizlik olarak değil de, 'ilmin dışında olmak' (bi-gayr-i ilmin) tabiriyle karşılanmıştır.
ıÜüSahabenin imanı Kur'an'da anlatılan şekliyle cahillikten ve cahilliyeden uzak, tam ve sağlam bir iman idi. Günümüzde ise inananların pek çoğunun imanları da taklide dayanan, cehaletin hakim olduğu, eksik bir iman; hatta zaman zaman küfre kaymaya meyilli ve oldukça riskli bir imandır. İşte bu Resulullah(SAV)'ın : 'Karanlık gecenin zifiri karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan amellere yapışın. (Zira o fitneler zuhur ettiği zaman) kişi mü'min olarak sabahlayacak, kafir olarak akşamlayacak, yahut, mü'min olarak akşamlayacak, kafir olarak sabahlayacak, dinini bir dünya malı (menfaati) mukabilinde satacaktır (yani en ufak dünyevî menfaati elde etmek için, gerektiğinde küfre girmekten hiç çekinmeyecektir).' hadisiyle haber verdiği zamanın içindeyiz. Bunu çevremize bakacak olursak, rahatlıkla görebiliriz. Bu nedenle, inanmak ve inandığı gibi yaşamak, imanımızı taklidden tahkîke ulaştırmak gerekiyor. Eğer imanımızı takviye etmez ve inandığımız gibi yaşamazsak, yaşadığımız gibi inanmaya başlayacağımız, düsturunu da unutmamamız gerekiyor.
Sahabenin Mutluluğu
Asr-ı Saadet döneminde sahabenin mutluluğu nereden kaynaklanıyordu? Onlar mala mülke servete kavuştukları için mi mutluydular? Elbetteki hayır. Onlar cihanı saadete kavuşturan Kur'an ve Peygambere sahiptiler, onlar Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmayı öğrenmişlerdi. Onlar sevmenin, saygının, dürüstlüğün ve inancın, muhabbetin güzelliğini ve lezzetini tatmışlardı. Tevekkül ve kanaat sahibiydiler, sabrın ve şükrün anlamını öğrenmişler, bundan dolayı manevi haller içerisindeydiler. İşte bu yüzden Peygamberimizin (SAV) ‘Ümmetimin en hayırlısı aralarında bulunduğum bu nesildir. Sonra onları takip edenler, sonra onların ardından gelenlerdir’ (2) övgüsüyle şereflenmişlerdi.
ıÜüSahabenin imanı Kur'an'da anlatılan şekliyle cahillikten ve cahilliyeden uzak, tam ve sağlam bir iman idi. Günümüzde ise inananların pek çoğunun imanları da taklide dayanan, cehaletin hakim olduğu, eksik bir iman; hatta zaman zaman küfre kaymaya meyilli ve oldukça riskli bir imandır. İşte bu Resulullah(SAV)'ın : 'Karanlık gecenin zifiri karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan amellere yapışın. (Zira o fitneler zuhur ettiği zaman) kişi mü'min olarak sabahlayacak, kafir olarak akşamlayacak, yahut, mü'min olarak akşamlayacak, kafir olarak sabahlayacak, dinini bir dünya malı (menfaati) mukabilinde satacaktır (yani en ufak dünyevî menfaati elde etmek için, gerektiğinde küfre girmekten hiç çekinmeyecektir).' hadisiyle haber verdiği zamanın içindeyiz. Bunu çevremize bakacak olursak, rahatlıkla görebiliriz. Bu nedenle, inanmak ve inandığı gibi yaşamak, imanımızı taklidden tahkîke ulaştırmak gerekiyor. Eğer imanımızı takviye etmez ve inandığımız gibi yaşamazsak, yaşadığımız gibi inanmaya başlayacağımız, düsturunu da unutmamamız gerekiyor.
Sahabenin Mutluluğu
Asr-ı Saadet döneminde sahabenin mutluluğu nereden kaynaklanıyordu? Onlar mala mülke servete kavuştukları için mi mutluydular? Elbetteki hayır. Onlar cihanı saadete kavuşturan Kur'an ve Peygambere sahiptiler, onlar Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmayı öğrenmişlerdi. Onlar sevmenin, saygının, dürüstlüğün ve inancın, muhabbetin güzelliğini ve lezzetini tatmışlardı. Tevekkül ve kanaat sahibiydiler, sabrın ve şükrün anlamını öğrenmişler, bundan dolayı manevi haller içerisindeydiler. İşte bu yüzden Peygamberimizin (SAV) ‘Ümmetimin en hayırlısı aralarında bulunduğum bu nesildir. Sonra onları takip edenler, sonra onların ardından gelenlerdir’ (2) övgüsüyle şereflenmişlerdi.
Buradan çıkarılacak sonuç; en mesut olanlar ifadesiyle, hadiste geçen insanların en hayırlısı anlaşılması gerektiğidir. Denilebilir ki dinimizde mutluluk tasavvuru hayra dayanmaktadır. Herşeyin ötesinde ashab, içlerinde bulundukları tüm zorluk, meşakkat ve imkansızlıklara rağmen kendilerinin bulundukları üstün noktadan haberdar olup, en ufak bir şekilde cahilliye yaşamına özenmemişlerdi. Onlar vahye şahid oldukları gibi, sonradan gelenlerin bilmediği bir çok şeylere yetişmişlerdir. Bu sebepten alimler onlara uymaya ve izlerinden gitmeyi uygun bulmuşlardır.
Günümüzde bu Mutluluk Yaşanabilir mi?
Günümüzde de Asr-ı Saadet döneminde yaşanan huzur ve mutluluk elbetteki yaşanabilir. Bireylerin öncelikle içsel olarak kendilerine düzenleme getirmeleri gerekmektedir. Temel doğrular ve yaklaşımlar hiç bir zaman değişmez ve bu hakikat hiç bir mekan ve zaman ile sınırlanamaz. Bu düsturdan hareket etmek temel şiarımız olmalıdır. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (SAV) döneminde inananlar, inanmayanlar ve münafıklar mevcut idi, bugün için de aynı şart ve durumlar değişik görünümlerde geçerlidir. Yine asrımızda Allah'ın birliğine, Peygamberimizin onun Resulü olduğunu tasdik eden Allah dostları bulunmaktadır. Yani aynı hak ve batıl mücadelesi bugün de sürmektedir. O dönemdeki göğüs göğüse mücadele ve savaşlar, bugünkü medya/internet savaşlarına, psikolojik ve metafizik savaşlara dönüşmüş durumdadır.
Geçmişteki ikilikler bugün de aynen cereyan ediyor. Bu bakımdan değerlendirdiğimizde her dönem, Asr-ı Saadet ve Cahilliye ile aynı ortak özelliklere sahiptir. Peygamber Efendimiz (SAV)'i görüp inanmayanlar, bugün de mürşidin irşadını, Kuran ve sünnete bağlılığını ve onun kemalatını görüp inanmıyorlar. Ya da inanmış olsalar dahi, nefis ve şeytan o kimseleri bırakmıyor. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler bugün de var, icraatları hala devam ediyor.
İşin özü itibariyle, bugün de Peygamber Efendimizin (SAV) varisleri olan kamil mürşidler tebliğ ve irşad görevlerini yerine getirmekte, bu halkaya katılan müminler bir safta yer almakta, diğer yandan Peygamber varislerini küçümseyen, münafık, kafir ve münkirler de mevcudiyetlerini korumaktadırlar. Geçmişteki ikilikler bugün de aynen cereyan ediyor. Bu bakımdan değerlendirdiğimizde her dönem, Asr-ı Saadet ve Cahilliye ile aynı ortak özelliklere sahiptir. Peygamber Efendimiz (SAV)'i görüp inanmayanlar, bugün de mürşidin irşadını, Kuran ve sünnete bağlılığını ve onun kemalatını görüp inanmıyorlar. Ya da inanmış olsalar dahi, nefis ve şeytan o kimseleri bırakmıyor. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler bugün de var, icraatları hala devam ediyor.
Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak her zaman için mümkündür. Teslimiyet, bağlılığımız ve samimiyetimiz her dönemde sınanıyor ve sınanacaktır da... Peygamber Efendimiz bir hadisi şerifinde; 'Ümmetimin bozulduğu çağda, sünnetimi ayakta tutan için bir şehit ecri vardır.' buyurmaktadır. (3) Ancak şunu da asla unutmamalıyız ki; Peygamber Efendimiz (SAV) dönemi, hiç bir dönemle mukayese edilemeyecek kadar müstesna bir dönemdir. Asr-ı Saadet olmasının anlamı da budur. O dönemde baş gözü ile Peygamber Efendimizi (SAV) gören sahabelerin kazandıkları manevi dereceler, sonraki velilerin mertebelerinden çok üstündür. Ve müstesnalığı da asla tartışılamaz. Üstelik ehl-i sünnet ve'l-cemaata göre bütün sahabeler Rasulullah (SAV)'ın övdüğü gibi tezkiye edilir ve övülürler. (4)
'Bir yerde olan Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın.' buyurulmaktadır. Sahabe bugün için bile bizlere bir nur ve ışık kaynağıdır. Yol gösterici ve hidayet kaynağı olarak kabul edilmelidir.
Hatta bir başka hadisi şerifte 'Bir yerde olan Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın.' buyurulmaktadır. (5) Sahabe bugün için bile bizlere bir nur ve ışık kaynağıdır. Yol gösterici ve hidayet kaynağı olarak kabul edilmelidir.
Bugün de bir Allah dostunun, hakiki kamil bir mürşidin elinden tutarak irşad halkasına dahil olursak işte o zaman Asr-ı Saadetimizi yaşamış oluruz. Onlar aynen Peygamber Efendimiz (SAV) gibi yaşama gayreti içirisindedirler. Unutmayalim ki kişi sevdiği ile beraberdir. Elbetteki Asr-ı Saadetteki koşulları birebir bulmak mümkün değildir, ancak iki dönem mukayese edildiğinde daha önce de belirttiğimiz gibi ortam ve şartlar ne olursa olsun hakikat aynıdır. Onlar birkaç hurma ile günlerce aç kaldılar, karınlarına taş bağladılar, Giyecek elbiseleri, içecek suları yoktu... Onlar mümin kardeşlerini kendilerinden üstün bildiler. Çoluk çocuk aç yatıp, misafirlerini doyurdular.
Resulullah (SAV) bir gün sahabelerine:’Ah keşke bana doğru, havuza gelen kardeşlerimi bir görsem de, içlerinde şerbetler olan kaselerle onları karşılasam. Cennet’e girmeden önce, onlara (Kevser) havuzumdan içirsem.’Bu sözleri üzerine ona denildi ki:’Ey Allah’ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz?’O şöyle cevap verdi:’Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de beni görmedikleri halde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim’ (6)
O halde Asr-ı Saadet dönemini kendi benliğimizde, ruhumuzda ve icraatlarımızla yaşamaya çalışmak ve daha sonra en yakınlarımızdan başlayarak bireysel sorumluluğumuzu toplumsal sorumluluk boyutuna aktarmamız öncelikli gayemiz olmalıdır.
(1)Enbiya suresi, 35.
(2)Buhâri, Fedâilu's-Sahâbe.
(3)Ramuz-ul Ehadis.
(4)Ehl-i sünnet İtikadı-Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Bedir Yayınevi)
(5)Tirmizi-Menakıb/3864.
(6) Ramûzu’l-Ehadis
Günümüzde bu Mutluluk Yaşanabilir mi?
Günümüzde de Asr-ı Saadet döneminde yaşanan huzur ve mutluluk elbetteki yaşanabilir. Bireylerin öncelikle içsel olarak kendilerine düzenleme getirmeleri gerekmektedir. Temel doğrular ve yaklaşımlar hiç bir zaman değişmez ve bu hakikat hiç bir mekan ve zaman ile sınırlanamaz. Bu düsturdan hareket etmek temel şiarımız olmalıdır. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (SAV) döneminde inananlar, inanmayanlar ve münafıklar mevcut idi, bugün için de aynı şart ve durumlar değişik görünümlerde geçerlidir. Yine asrımızda Allah'ın birliğine, Peygamberimizin onun Resulü olduğunu tasdik eden Allah dostları bulunmaktadır. Yani aynı hak ve batıl mücadelesi bugün de sürmektedir. O dönemdeki göğüs göğüse mücadele ve savaşlar, bugünkü medya/internet savaşlarına, psikolojik ve metafizik savaşlara dönüşmüş durumdadır.
Geçmişteki ikilikler bugün de aynen cereyan ediyor. Bu bakımdan değerlendirdiğimizde her dönem, Asr-ı Saadet ve Cahilliye ile aynı ortak özelliklere sahiptir. Peygamber Efendimiz (SAV)'i görüp inanmayanlar, bugün de mürşidin irşadını, Kuran ve sünnete bağlılığını ve onun kemalatını görüp inanmıyorlar. Ya da inanmış olsalar dahi, nefis ve şeytan o kimseleri bırakmıyor. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler bugün de var, icraatları hala devam ediyor.
İşin özü itibariyle, bugün de Peygamber Efendimizin (SAV) varisleri olan kamil mürşidler tebliğ ve irşad görevlerini yerine getirmekte, bu halkaya katılan müminler bir safta yer almakta, diğer yandan Peygamber varislerini küçümseyen, münafık, kafir ve münkirler de mevcudiyetlerini korumaktadırlar. Geçmişteki ikilikler bugün de aynen cereyan ediyor. Bu bakımdan değerlendirdiğimizde her dönem, Asr-ı Saadet ve Cahilliye ile aynı ortak özelliklere sahiptir. Peygamber Efendimiz (SAV)'i görüp inanmayanlar, bugün de mürşidin irşadını, Kuran ve sünnete bağlılığını ve onun kemalatını görüp inanmıyorlar. Ya da inanmış olsalar dahi, nefis ve şeytan o kimseleri bırakmıyor. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler bugün de var, icraatları hala devam ediyor.
Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak her zaman için mümkündür. Teslimiyet, bağlılığımız ve samimiyetimiz her dönemde sınanıyor ve sınanacaktır da... Peygamber Efendimiz bir hadisi şerifinde; 'Ümmetimin bozulduğu çağda, sünnetimi ayakta tutan için bir şehit ecri vardır.' buyurmaktadır. (3) Ancak şunu da asla unutmamalıyız ki; Peygamber Efendimiz (SAV) dönemi, hiç bir dönemle mukayese edilemeyecek kadar müstesna bir dönemdir. Asr-ı Saadet olmasının anlamı da budur. O dönemde baş gözü ile Peygamber Efendimizi (SAV) gören sahabelerin kazandıkları manevi dereceler, sonraki velilerin mertebelerinden çok üstündür. Ve müstesnalığı da asla tartışılamaz. Üstelik ehl-i sünnet ve'l-cemaata göre bütün sahabeler Rasulullah (SAV)'ın övdüğü gibi tezkiye edilir ve övülürler. (4)
'Bir yerde olan Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın.' buyurulmaktadır. Sahabe bugün için bile bizlere bir nur ve ışık kaynağıdır. Yol gösterici ve hidayet kaynağı olarak kabul edilmelidir.
Hatta bir başka hadisi şerifte 'Bir yerde olan Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın.' buyurulmaktadır. (5) Sahabe bugün için bile bizlere bir nur ve ışık kaynağıdır. Yol gösterici ve hidayet kaynağı olarak kabul edilmelidir.
Bugün de bir Allah dostunun, hakiki kamil bir mürşidin elinden tutarak irşad halkasına dahil olursak işte o zaman Asr-ı Saadetimizi yaşamış oluruz. Onlar aynen Peygamber Efendimiz (SAV) gibi yaşama gayreti içirisindedirler. Unutmayalim ki kişi sevdiği ile beraberdir. Elbetteki Asr-ı Saadetteki koşulları birebir bulmak mümkün değildir, ancak iki dönem mukayese edildiğinde daha önce de belirttiğimiz gibi ortam ve şartlar ne olursa olsun hakikat aynıdır. Onlar birkaç hurma ile günlerce aç kaldılar, karınlarına taş bağladılar, Giyecek elbiseleri, içecek suları yoktu... Onlar mümin kardeşlerini kendilerinden üstün bildiler. Çoluk çocuk aç yatıp, misafirlerini doyurdular.
Resulullah (SAV) bir gün sahabelerine:’Ah keşke bana doğru, havuza gelen kardeşlerimi bir görsem de, içlerinde şerbetler olan kaselerle onları karşılasam. Cennet’e girmeden önce, onlara (Kevser) havuzumdan içirsem.’Bu sözleri üzerine ona denildi ki:’Ey Allah’ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz?’O şöyle cevap verdi:’Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de beni görmedikleri halde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim’ (6)
O halde Asr-ı Saadet dönemini kendi benliğimizde, ruhumuzda ve icraatlarımızla yaşamaya çalışmak ve daha sonra en yakınlarımızdan başlayarak bireysel sorumluluğumuzu toplumsal sorumluluk boyutuna aktarmamız öncelikli gayemiz olmalıdır.
(1)Enbiya suresi, 35.
(2)Buhâri, Fedâilu's-Sahâbe.
(3)Ramuz-ul Ehadis.
(4)Ehl-i sünnet İtikadı-Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Bedir Yayınevi)
(5)Tirmizi-Menakıb/3864.
(6) Ramûzu’l-Ehadis
Yalkın Tuncay