26 Haziran 2007 Salı

SEVGİ FAKİRLİĞİ







(YETİM/ÖKSÜZ VE FAKİR/ FUKARAYA HİZMETİN ÖNEMİ)

İhtiyaç sahiplerine, fakir ve kimsesizlere yardımın önemi hakkında okulda ve çevremizde bilgi aktarılır bizlere. Lakin bu bilgi hayatımıza ne derecede geçebilmiştir? Bunu idrak edebildik mi? İhtiyaç halinde olanların neler hissettiğine şahit olabildik mi? Mal ve mülkteki fakirliğin yanı sıra; sevgi fakirliğinin ne olduğunu biliyor muyuz?

Sevgisiz kalmak, bir ana veya babanın şefkatinde mahrum olmak nedir? Bir yetimin ve öksüzün içinde bulunduğu hassasiyeti ne ölçüde anlayabiliyoruz? Anne veya babamızı küçük yaşlarımızda ve onlara doyamadan mı yitirdik? Yokluklarını doldurabildik mi?

Ya da eşinizi kaybettiyseniz yavrunuza bu acı gerçeği nasıl açıkladınız? Yavrularımıza nasıl destek olabiliriz? Anne ve babalarını yitiren yavrucaklara sevgimizi nasıl verebiliriz?

Cennetle Müjdelenmek:

Bakınız Peygamber Efendimiz (SAV)’in yetimi büyüten ve bakanları nasıl müjdeliyor:,‘Yetimi güzel terbiye ederek büyütenle Kıyamette beraber oluruz.’ (1) ‘Akraba veya yabancı bir yetimi kendisini kurtarana kadar bakana Cennet vacip olur.’ (2) ‘Sabredip sevabını umarak yetime bakanla, Cennette beraber oluruz.’ (3) ‘Cennetin kapısını ilk önce ben açacağım. Bu sırada, bir kadın, benden önce davranacak, buna kim olduğunu soracağım, o da, "Yetim kalan çocuklarıma bakan biriyim" diyecektir.’ (4) ‘Cennette “Dar-ül-ferah” denilen köşke, ancak, müminlerin yetimlerini sevindiren girer.’ (5) Görülüyor ki yetime bakıp, gözetene ve sevindirene Cennet vacip oluyor. Bu ne büyük bir mükafattır, bunu anlamamız lazımdır.

Allah’a Yakınlaştıran Evler:

Allah-u Zülcelal içinde yetim bulunan ve onlara iyilik yapılan evleri sevmektedir. ‘Allahü teâlâ, yetim bulundurulan ve ona iyilik yapılan evi sever.’ (6) ‘Evlerin en iyisi, yetime iyilik yapılan evdir. En kötüsü de yetime kötülük edilen evdir.’ (7)
Yetime Şefkat, Sevindirmek ve İkram Etmek:

Herkesi sevindirmek sevap olmakla beraber, yetimi sevindirmek daha fazla sevap hükmündedir. Aynı şekilde herkesi üzmek günahtır ama yetimi üzmek, onların özel ve hassas durumları nedeniyle daha çok günah sayılmaktadır. Yetimleri sevmenin ve ilgi göstermenin en kolay yolu başlarını okşamak ve sevgimizi bu yolla da olsa gösterebilmektir. Bu noktada dokunarak sevgimizi ve şefkatimizi nasıl yansıtıp aktarabileceğimiz hadislerle bildirilmiştir. Yetim ve öksüz olmanın kişiye ne tür bir eziklik ve eksiklik hissi verdiğini sanırım yaşayanlar anlayacaktır. Bu nedenle hadisi şeriflerde bu güçlü hislere ve hassasiyete sahip yetime bakılıp ihtiyaçları giderildiğinde kişilerin kalplerinin yumuşadığı, yetime haksızlık edilip kötü davranıldığında ise kişinin Allah’tan (CC) uzaklaştığı beyan edilmiştir.

‘Yetime yakın ol, ona acı, başını okşa, beraber yemek ye! Böyle yapanın, kalbi yumuşar ve ihtiyaçları karşılanır.’ (8) ‘Kalbinin yumuşamasını ve hacetinin görülmesini istersen, yetime acı, onun başını okşa ve ona yediğinden yedir.’ (9) ‘Sırf Allah rızası için yetimin başını şefkatle okşayan, elinin değdiği saçlar sayısınca sevaba kavuşur.’ (10)
Buradan anlaşılmaktadır ki; onun saçlarını okşarken Allah-u Zülcelal’in rızası düşünülmelidir. Diğer yandan Allah-u Zülcelal şöyle buyurmaktadır:
Yoksula, yetime, esire seve seve yemek yedirir.’ (11) ‘Hayır, hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz.’ (12)

Yetim Malı Yemek ve Yetim Hakkı:

Yetimlere ait mallar konusunda da pek çok ayeti kerime bulunmakta olup, farklı bir hassasiyetle konuya yaklaşıldığı ve özellikle bu hususta Allah (CC)’tan korkulması gerektiği belirtilmektedir.

Allah'tan korkun da yetimlere mallarını verin, murdarı temiz ile, haramı helal ile değişmeyin; onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin, çünkü o, büyük bir günahtır.’ (13) ‘Yetimin malına, rüştüne erinceye kadar en güzel şekilden başka türlü yaklaşmayın; ölçeği ve tartıyı tam ve denk tutun…’ (14) ‘Miras taksimi yapılırken uzak akraba, yetimler ve yoksullar da orada hazır bulunuyorlarsa, hem onlara ondan bir miktar verin, hem de gönül alıcı sözler söyleyin.’ (15) ‘… Yazılmış hakları olan mirası kendilerine vermediğiniz ve nikahlamayı istemediğiniz öksüz kızlar, mağdur çocuklar ve yetimlere adil davranmanız hakkında kitapta yüzünüze karşı okunup duran ayetler var!" Daha da hayra dair ne yaparsanız, şüphe yok ki, Allah onu da biliyor.’ (16)

İnsanların malını haksız yere yemek haram iken yetiminkini yemek daha büyük günah olarak kabul edilmiştir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
‘Büyük günahlar yedidir: Bunlardan biri de yetim malı yemektir.’ (17) ‘Kıyamette, Allah katında büyük günahların en büyüğünden biri yetim malı yemektir.’ (18) ‘Allahü teâlâ yetim malı yiyeni Cennete koymaz.’ (19) ‘Şu iki zayıf hakkında Allah’tan korkun! Dul kadın ve yetim çocuk.’ (20)
‘Yetim talebesine gücünün yetmediği işleri teklif eden hocaya elim bir azap vardır.’ (21) Peygamber Efendimiz (SAV)’ de bir yetim idi. ‘O, seni bir yetim iken barındırmadı mı?’ (22) diye hitap etmektedir Allah-u Zülcelal Efendimize (SAV). O’nun nezdinde tüm yetimleri aynı şekilde düşünmeli, bir başına kalmış, annesiz ve babasız Efendimizi gözümüzün önüne getirmeli ve tüm yetim ve öksüzlerden şefkat ve merhametimizi esirgememeliyiz. Bir hadisi şerifte buyrulduğu üzere; ‘Yetimi ağlatmaktan sakının!’ (23) Merhamet etmeyene merhamet edilmez düsturundan hareketle, yetim ve öksüzlere ilgi alaka ve sevgi göstererek, kalbimizin yumuşamasına vesile edinmeliyiz. ‘Öyle ise, sakın yetime kahretme (onu horlama.)’ (24) Allah-u Zülcelal başta yetim, öksüzler olmak üzere tüm yoksul ve ihtiyaç sahiplerine merhametle yaklaşmayı bizlere nasip etsin, kalplerimize yumuşaklık versin. (Amin).

Kaynak: 1-Buhari,2-Ebu Davud,3-Taberani,4-Ebu Ya’la,5-İ.Neccar,6-Taberani,
7-İbni Mace,8-Haraiti,9-Taberani,10-İ. Ahmed,11-İnsan/8,12-Fecr/17,
13-Nisa/2,14-En’am/152,15-Nisa/8,16-Nisa/127,17-Bezzar,18-İbni Hibban,19-Hakim,20-Beyheki,21-İ.Rafii,22-Duha/6,23- İsfehani, 24-Duha/9.


Yalkın Tuncay

25 Haziran 2007 Pazartesi

PEYGAMBERİMİZİN ÜMMETİNE DÜŞKÜNLÜĞÜ


‘Ey insanlar, size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.’ (1) Sözkonusu âyet Peygamber Efendimiz (sav)’in bizlere olan düşkünlüğünü, bizler için nasıl endişelendiğini, sıkıntılarımıza dayanamadığını, bunların kendisine pek ağır geldiğini, mü’minlere olan şefkatini ve merhametini çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir. Bu derece şefkat ve merhamete insanlık tarihinde rastlamak mümkün değildir. Engin rahmeti öyle boyutlara ulaşmıştır ki inkâr edenlerin bile hidayete ermeleri için çabalamıştır. Allahü Zülcelal Kur’an’da şöyle buyurmuştur: “Bu söze (Kur’an’a) inanmıyorlar diye neredeyse kendini telef edip bitireceksin” (2)

Peygamber Efendimiz (sav) puta tapan bir toplumda tevhid inancını insanlara açıklamaya çalışmıştır. Huzur ve kurtuluş kaynağı olan iman konusunda uyarılarda bulunmuş, insanları ateşe, küfre ve cehenneme düşmekten korumaya çalışmıştır. Bu nedenle, yaşamında da bizleri dünya ve ahiret ateşinden kurtarmak için nice çile, eziyet ve zorluklara katlanmıştır. Bir hadis-i şeriflerinde; ‘"Benimle sizin misaliniz, ateş yakan bir adamın misali gibidir ki; hemen pervaneler, kelebekler o ateşin içine düşmeye başlarlar. O bunları kovar. Ben de ateşten korumak için sizin eteğinizden tutuyorum. Halbuki siz elimden kaçıyorsunuz." buyurmuştur. (3) Tüm zorluklara rağmen beddua için elini açmamıştır. Zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), lanet etmek için değil alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. (4)

Ümmetini cehennem azabına götüren bir yola düşmemesi için bir baba şefkatinin ötesinde ikaz eden Allah Resûlü, bizlerin hep hayırlara, güzelliklere kavuşması hususunda hep ısrarlı olmuştur. Nitekim Şefkat Peygamberi ümmetine olan bu düşkünlüğünü şöyle ifade etmişti: “Hiç şüphesiz ben size bir babanın evlatlarına olan durumu gibiyim.” (5)

Onun düşkünlüğü sadece dönemindeki insanları değil, kıyamete kadar gelip geçecek bütün ümmetini de kapsamaktaydı. Bu düşkünlüğü onu her gece sabahlara kadar ümmeti için dualarla Rabbine yakarmasına neden olurdu. Birgün, Peygamberimiz ellerini kaldırmış, “Allahım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye ağlayarak dua ederken, Yüce Allah, Cebrail’e buyurdu ki: “Ey Cebrail! Gerçi Rabbin herşeyi bilir; ama sen git, Muhammed’e niçin ağladığını sor.” Cebrail geldiğinde, Peygamberimiz, ona, ümmeti için ağladığını söyledi.Cebrail Allah huzuruna dönüp durumu anlattı.Yüce Allah buyurdu ki: “Ey Cebrail, Muhammed’e git ve şunu söyle: Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz.”(6)

Allah Resûlü, müminlere kendi nefislerinden daha yakın ve önceliklidir. İnananlara dünya ve ahirette hayırlarına olanı göstermiştir. Bir hadis-i şerifte; “Ben mü’minlere kendi öz canlarından daha yakınım.” İsterseniz şu âyeti okuyun: “Allah Resûlü, müminlere kendi canlarından daha azizdir.” (Ahzab, 33/6) buyurmuş ve sonra da sözüne şöyle devam etmiştir: “Kim bir mal bırakırsa o akrabalarınadır. Fakat kim de bir borç veya bakıma muhtaç kimse bırakarak giderse borcunun ödenmesi ve geride kalanların bakımı bana aittir.” (7)

Yine harp meydanında dişi kırılıp yüzüne miğferinin bir parçası saplandığı ve yüzünden dökülen kan yere düşeceği esnada, hemen ellerini kaldırarak "Allah'ım kavmime hidayet et, çünkü onlar (beni) bilmiyorlar" (8) niyazıyla kâfirlerin başına gelmesi muhtemel bir belayı önlemişti. Miraç’da bile ümmetini düşünen ve dönüp gelen Efendimiz (sav), ümmetine cennette ve Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahede etmede de rehberlik yapacaktır.

Peygamber Efendimiz (sav), ashabına hitap ederek imkanı yerinde olanların hac yapmalarının farz olduğunu bildirmiş ve hac görevini yerine getirmelerini istemişti. Orada bulunanlardan biri “Her sene mi hac yapacağız? diye sormuş Allah Resûlü, sessiz kalmıştı. Bunun üzerine soru soran kimse üç kere sorusunu tekrar eder. Sonunda Peygamber Efendimiz: “Eğer evet deseydim her sene hac yapmanız farz olacaktı ve siz de buna güç yetiremeyecektiniz.” buyurarak ümmetinin altından kalkamayacağı bir hükmün farz kılınmasını istememiştir. (9) “Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim.” buyu­rmuşlardı. (10) Bu ve benzeri pek çok örnek Peygamber Efendimizin (sav) ümmetine zorluk gelmemesi için kolay olanı ümmeti adına tercih etmesinden gelmekteydi.

Bir diğer hadis-i şerifte ; “Rabbimin nezdinden bir melek geldi ve ümmetimin yarısını Cenab-ı Allah cennete koymak ile şefaat arasında bir tercih yapmamı istedi. Ben şefaati tercih ettim. Zira şefaat daha umumi ve kifayetlidir. Siz bu şefaatin ümmetimin müttakilerine mi olduğunu sanıyorsunuz. Hayır! O ümmetimin hata ve günah işlemiş, günahlarla kirlenmiş olanları içindir.” (11) Her peygamber Allah Teâlâ’nın reddetmeyeceği duasını dünyada iken yapmış ve bu hakkını kullanmıştır. Sevgili Peygamberimiz ise reddedilmeyecek duasını, kıyamet gününde ümmetine şefaat etmek üzere âhirete saklamış ve böylece ümmetini ne kadar çok sevdiğini göstermiştir.

Mahşer günü, güneşin iyice yaklaşmasıyla kan ter içinde kalan insanoğlu şefaat edecek birini arayacak, öncelikle insanlığın babası Hz. Adem’e koşacak. Hz. Adem, kendisinin böyle bir hususiyetinin olmadığını söyleyerek insanları Hz. Nuh’a gönderecek; Hz. Nuh, Hz. Musa’ya; Hz. Musa’da Hz. İsa’ya gönderecek. Hz. İsa da bu hususiyetin Hz. Muhammed’e ait olduğunu söyleyerek onları Peygamber Efendimiz’e gönderecek. Zira o gün herkes kendi derdine düşecek ulü’l-azm olan peygamberler bile “nefsi nefsi” diyecek, kendilerinin umum insanlığa şefaat etme gibi bir yetkilerinin olmadığını söyleyeceklerdir. (12) Mahşer yerinin o azametli ortamından kaçmaya çalışan insanlık, Peygamber Efendimiz’in kapısına dayanacak ve ondan şefaat etmesini isteyecek. Allah Resûlü, arşın altına gidip Yüce Mevla’ya secde ederek O’nun ilham ettiği dualarla rabbini tesbih edecek yakarışa geçecek ve kendisine vaad edilen umum insanlar için şefaat etme yetkisinin yerine getirilmesini, kendisine lutfedilmesini isteyecek, Peygamber Efendimizin hiçbir varlığa nasip olmayan fazilet ve şerefi bütün insanlığa gösterilerek insanlar arasında hüküm verilerek mahşer yerinde dehşet içinde beklemenin ızdırabından Allah’ın şefaat ve rahmeti ile kurtulacaklardır.

Allah Resûlü (sav), ümmetinden bir kısmının cehenneme gireceğini duyduğu an mahşer meydanında secdeye kapanıp "Ümmetim! Ümmetim!" diye yakarışa geçecek, O'na "Artık başını kaldır! Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!" deninceye kadar başını yerden kaldırmayacaktır. (13) Böylelikle iman edenler Allah’ın izniyle Peygamberimizin şefaatine nail olabileceklerdir. Bu hususta Peygamber Efendimiz’e kimlere şefaat edeceği sorulduğunda “Benim şefaatim dili kalbini tasdik ederek yürekten kelime-i tevhidi getirenleredir.” buyurarak samimi olarak La ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah diyenlerin şefaatten mahrum bırakılmayacaklarını bildirmiştir. (14) Bu ne büyük bir şeref ve üstünlüktür iman edenler için değil mi?

Peki Peygamber Efendimizin (sav) bizlere olan düşkünlüğü bu boyutlarda iken bizler nasıl bir davranış içerisinde olmalıyız? Bizleri Peygamber Efendimizin sevgisinden alıkoyan nedir? Neden gereği gibi ona uyamıyoruz?

Bir hadiste Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: ‘Beni nefsinizden, anne babanızdan, eşinizden daha çok sevmedikçe kamil iman sahibi olamazsınız.’ Demekki nefsimiz bizi bırakmıyor. Sahabeler, Efendimizi çok fazla seviyor ve her hal ve davranışlarında kendisine mutabaat yapıyorlardı. Bu noktada oturup nasıl daha iyi bir mümin olabilirim diye düşünmemiz gerekiyor. Bir mümin olarak bu kadar ilgi, özen ve düşkünlüğe karşılık Peygamberimize yaraşır bir ümmetin bireyi olarak üzerimize düşen vazifelerimizi yerine getirmemiz şarttır.

Kuran ve hadisler ışığı altında yaşamımızı Peygamber Efendimizin (sav) açıkladığı islam doğrultusunda planlamalı, eksiklerimizi araştırıp, öğrenmeli ve gidermeye çalışmalıyız. Bilmediğimiz hususları da alimlerden ve Allah dostlarından öğrenmeliyiz. Peygamberimizin (sav) bizlere olan bu düşkünlüğünü unutmadan salavatlarla onu anmalı ve Rabbimize böyle bir Peygambere ümmet olmayı nasip ettiği için şükretmeliyiz. Allahü Zülcelal hepimize rahmet ve merhametiyle muamelede bulunarak Peygamber Efendimizin şefaatine nail kılsın. (Amin)

DİPNOTLAR:

1-Tevbe/128-129
2-Kehf, 18/6; Şuarâ, 26/3
3-Buhari, Müslim
4-Müslim, birr, 87; Buharî, edeb, 385-Ebu Davud,Teharet,4, Beyhaki,Sünen-i Kübra,1/91
6-Müslim, İman: 346
7-Buharî, Tefsir, 33/1; Müslim, feraiz, 15
8-Buhari, Enbiya, 54; Müslim, Cihad, 105; Kadı İyaz, Şifâ, 1/105
9-Müslim, hacc, 412; Nesaî, menâsik, 1
10-Buhârî, Cum’a 8; Müslim, Tahare, 4211-İbn-i Mace, Zühd, 37; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/75
12-Buhari, Enbiya, 3; Tefsir, 17/5; Tirmizi, Kıyamet, 1013-Buhari, Tevhid, 36; Tefsirü'l-Kur’ân, 5; Müslim, İman, 326,327; Tirmizi, Kıyamet
14-Buhari, Rikak,50; Müslim, İman, 369

EŞ SEÇİMİ ve SAĞLIKLI BİR AİLE


Allah-u Zülcelal insanı bir nefisten yaratmış ve ona uygun eşler var ederek şöyle buyurmuştur. ‘Allah size kendi cinsinizden eşler var etti...’ (1) ‘Sizleri (erkekli-dişili) eşler halinde yarattık.’ (2) ‘ Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının.’ (3)

Allah-u Zülcelal merhamet sahibi olduğu gibi, yine eşlerin arasında sevgi ve merhametin var olmasını dilemiş, bunu da kendine bir delil kılmıştır. ‘Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.’ (4)

Evliliği Teşvik- Allah’ın (CC) Rızasını Aramak-
Dünya ve Ahiret Saadeti:

Eşler halinde yaratılmak Allah-u Zülcelal’in bir lütfu ve inayetidir. Peygamber Efendimiz (sav) evlilik ve evliliği teşvik hususunda şöyle buyurmaktadır.

"Evlenen, îmanın yarısını tamamlamış olur, kalan yarısı hakkında ise Allah’tan korksun!" (5) "Birbirini sevenler için nikâh kadar güzel bir şey görülmemiştir!" (6)
Evliliğin ne kadar güzel önemli olduğunu bu hadislerden anlıyoruz. Evlilik müessesesi kutsal olduğu kadar, sevgi, güven, fedakarlık ve hoşgörüye dayalı bir kurumdur. Bu temel taşlar üzerine kurulacak evlilik ile hem dünya , hem de ahiret saadeti bir arada sağlanabilir. Bu nedenle; eşlerin birbirlerini Allah (CC) rızası için ve O'nun rızasını kazanma ümidi ile severek, itimat, sabır, sevgi ve şefkatle yaklaşması gerekir.

Elbette ki bir mümin için günahlardan sakınmak, Allah’ın (CC) rızasını kazanacak amellerde bulunmak esastır. Bu nedenle evlilik kurumu, kişinin dünya hayatını olduğu kadar, ahiret saadetini de kazandırıcı olmalıdır. Bu konuda eşler birbirini desteklemeli, dünya hayatının meşakkatlerine karşı birbirlerine yardımcı olmalıdırlar. Çünkü hayat arkadaşlığı aynı zamanda ahiret saadetimizin de önemli bir güvencesi olacaktır.

Eşimiz malımızı, canımızı, namusumuzu korumalı, bizleri haramdan alıkoymalıdır. Mutlu günlerde olduğu gibi zor ve sıkıntılı zamanlarda da birbirine destek olurken, Allah (CC) rızasını kazandırıcı amelleri yapma hususunda birbirini teşvik edici davranışlar tercih edilmelidir.

Şüphesiz en önemli husus namazdır. Dinimizin direği namaz konusunda eşlerin birbirlerini desteklemesi, bu farzın yerine getirilmesi hususunda uyarıcı olmaları şarttır. Diğer ibadetlerde de mümkün olduğunca birbirlerine yardımcı olmaları, ahlak, edep üzerine doğacak çocukların yetiştirilmesinde birlikte hareket edilerek, dinin gereklerinin yerine getirilmesi hususunda azami çaba gösterilmelidir.

Eşlerin Uyumu:

Yukarıda belirttiğimiz hususlar gerek eşlerin yaşamlarında, gerekse çocukların yetiştirilmesinde çok önem arz etmektedir. Allah-ü Zülcelal merhamet sahibidir. Kullarının ihtiyaçlarını en iyi bilendir. Eşleri birbirlerine yardımcı olmaları, koruyup gözetmeleri için yaratmış olup, neslin devamlılığı konusunda da özellikle Peygamber Efendimiz (sav)’in uyarıları bulunmaktadır. Dolayısıyla seçilecek eşin önemi çok büyüktür. Bu nedenle; eşlerin sosyal statü, kültür, inanç ve eğitimlerinin birbirlerine yakın olması da karşılaşılabilecek olası sorunları peşinen önlemiş olacaktır. Bu ve benzeri konularda eşlerin birbirlerinden beklentilerini ve durumlarını açıkça ifade etmelerinde yarar bulunmaktadır.

Doğacak Çocuklara Örnek Model Olabilmek:

Muhabbet ve sevgi çok önemlidir. Eşlerin birbirlerine ısınmaları, birbirlerini uzun bir süre görmediklerinde özlemeleri, sevgilerinin bir alameti olacaktır. Sevgi ile beraber saygının mevcudiyeti ve kişilik haklarına gösterilecek hürmet, evlilik müessesinin devamlılığını sağlamada önemli bir faktör olacaktır. Eşlerin doğacak çocuklara iyi birer örnek olmaları lüzumlu olacağından, seçilecek eş daha da büyük önem kazanacaktır. Bu sorumluluk iki eş için de geçerlidir.

Eşlerin Aileleri:

Eşlerin ailelerinin de birbirlerini tanımaları, temel prensiplerde anlaşmaları ve evliliğe onay vermeleri de gerekli bir unsurdur. Çünkü evliliği yürütme çabasındaki eşlerin, aileleri tarafından herhangi bir konuda baskı altında bulunmamaları gerekmektedir.

Kadının Hayırlısı ve Güzel Muamele:

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Kadının hayırlısı, kendisine baktığın zaman sana sevinç veren, emrettiğin zaman itaat eden, kendisinden uzak kaldığın zamanlarda da, malını ve kendisini koruyan kadındır." (7) İyi bir eş itaatkar olan kendilerini, mal ve namuslarını koruyanlardır. Evlenilen hanımın bakıldığında sevinç ve huzur vermesi dikkat çekici diğer bir ifadedir.

Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Kadınlara iyilikle muamelede bulunun. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, olabilir ki, Allah (CC) hoşunuza gitmeyen bir şeyde, çok hayır yaratmıştır." (8) Buradan anlaşılmaktadır ki; evlilik sonrasında eşler birbirlerine her zaman hayır, iyilik ve sabırla muamelede bulunmalı, hoşlanılmayan bir durum dahi olsa sabretmeyi bilmelidir. Ola ki ayeti kerimede belirtildiği gibi Allah-u Zülcelal hoşa gitmeyen bir şeyde hayrı yaratmış olabilir.
Diğer yandan Peygamber Efendimiz (sav) hem başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Mü'min bir erkek, mü'mine bir kadına kızıp darılmasın. Eğer onun bir huyundan hoşlanmazsa, başka huyundan memnun kalabilir." (9)
Bu noktada eşlerin ruhen birbirlerini tamamlaması gereklidir. Özellikle bayanlar eşlerinin kendilerine sevgi göstermesini ister ve bu hakkıdır da. Her şeyden önce buna ruhen muhtaçtır. Onun için erkek; sevgi, nezaket, ünsiyet, ikram, ihsan, şefkat ve merhamet gibi güzel İslam ahlakını, hiç esirgemeden ailesine göstermelidir. Bunlar ünsiyetin şartlarından, saadetin anahtarlarındandır.
Olur-olmaz şeylerde hanımına darılmak, konuşmamak İslam dininde men edilmiştir. Lokman-ı Hekim şöyle demiştir: "Akıllı olan kişiye yaraşan şudur: Ailesinin yanında sabi (küçük çocuk) gibi olmalı. İnsanlar arasında ise adam gibi bulunmalı."

Eşlerin Sorumluluğu- Sevgi ve Saygı:

Abdullah bin Ömer (Radıyallahu Anh) 'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır: "Uyanık olun hepiniz çobansınız, hepiniz çobanlığınızdan sorumlusunuz." (10)

Genel itibariyle kocalar eşlerinin nafakasını temin etmek ve geçimini sağlamakla mükellef kılınmış iken, hanımlar mallarını ve namuslarını koruma konusunda ön plana çıkmışlardır. Ayrıca; tarafların birbirlerinin eksik ve kusurlarını araştırma hususunda yarışmaması gerekmektedir. Aksi halde sevgi ve saygı yıpranabilecektir.
Birbirlerinin sırlarını üçüncü şahıslara açmamalıdır. Bir sorun ya da anlaşmazlık varsa bunu doğrudan birbirlerine anlatmalı ve çözüm yolları aramalıdırlar. Daha sonra tarafların aileleri arasında husumet oluşabilirken, bir yastığa baş koyan eşler barışabilir, anlaşmazlık üçüncü taraflar nezdinde devam edip, kalıcı olabilir.

Unutmamak gerekir ki; eşler birbirlerine karşı vazifelerini yerine getirirlerse hem dünyada hem de ahirette cennette gibi mutlu olacaklardır. Hz. Peygamber (sav) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Sizin en hayırlınız hanımına karşı en iyi olandır." (11)
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuş; "Mü'min erkeklere söyle gözlerini (harama) kapatsınlar. Ferclerini (şehvetlerini) muhafaza etsinler. Bu onlar için daha temizdir. Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır. Mü'min kadınlara da söyle onlarda (harama) gözlerini kapatsınlar. Ferclerini (şehvetlerini) muhafaza etsinler. Ve görünen kısmı müstesna ziynetlerini açmasınlar ve başörtülerini göğüsleri üstüne sarkıtsınlar, başlarını, gerdanlarını, göğüslerini örtsünler..." (12)

Eşler Arasındaki Farklılıklar:

Eşler arasında farklılıklar olabilir. Ancak bu farklılıkların adet ve töreye mi ait yoksa dinin temel hükümlerine mi aykırı olduğunun belirlenmesi gerekir. Adet, töre, alışkanlık gibi farklılıklar, dinin temel unsurlarına aykırı olmadığı taktirde göz ardı edilebilecek farklılıklar olarak karşımıza çıkabilir. Ayrıca huy, davranış ve tarz itibariyle kişilerin birbirleriyle bire bir örtüşmesi zaten çoğu kere mümkün olmayabilir. Karşılıklı sevgi, anlayış ve hoşgörü çerçevesinde pek çok hususta mutabakata varılabilir. Sevgi ve saygı zaten karşılıklı anlayış ve paylaşımı da beraberinde getireceği için sorunların üstesinden gelebilir.
Ancak dinin temel emirleri konusunda eşlerin birbirlerinden talep hakkı bulunmaktadır. Dolayısıyla bu emirleri evlilik öncesinde eşlerinden uygun bir lisan ile talepte bulunmak uygun olacaktır. (Namaz, örtünme gibi) Çünkü yukarıdaki ayetlerde de belirtildiği üzere erkek evlilik müessesinde hakim ve sorumlu konumundadır.

Netice itibariyle eşlerin birbirleri üzerinde hakları bulunmaktadır. Eşler birbirlerine sevgi, saygı ve anlayış göstererek bu kutsal müesseseye hakkını vermeli, iyi ve kötü günde dayanışma içerisinde bulunmalıdır. Eş seçiminde bu hakları yerine getirebilecek eşlerin seçilmesi gereklidir. Allah-u Zülcelal evlilik müessesinin önemini idrak etmeyi ve evlenmeyenler için iyi bir aile kurmaya dönük iyi bir eş seçmeyi, evlenenler için ise eşlerin birbirlerine karşı hak ve hukuklarına riayet etmeyi hepimize nasip etsin inşallah. (Amin.)


Kaynaklar: (1) Nahl/72 (2) Nebe/8 (3) Nisa/1 (4) Rum/21 (5) Taberâni (6) İbn Mâce (7) Hakim (8) Nisa/19 (9) Müslim (10) Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud (11) Tirmizi, İbn Mace (12) Nur/30-31.

19 Haziran 2007 Salı

TUTULMAYAN SÖZLER- AHDE VEFASIZLIK


Söz vermek, verdiği sözde durmak, yaptığı her işte ve anlaşmada sadık kalmak ahde vefadır. Yani, özü ve sözü bir olmaktır. Belki de insanı insan yapan en önemli hususlardan biridir ahde vefa.. Kelime anlamıyla, ahid ve akit sözlü ve yazılı olarak tespit edilen anlaşma demektir. Vefa da yapılan anlaşmanın icaplarını bütünüyle yerine getirmektir. Peki gerçek ahde vefa nedir?

İnsanlığın İlk Ahdi

İnsanlığın en eski sözü, misak’ı, bir ahdi vardı: “Evet sen bizim Rabbimizsin” Bizler Rab olarak seni biliriz, sana iman ederek ve ancak sana kulluk ederiz…Evet, insanlık, ilk ahdini bu şekilde ikrar etmişti Rabbine karşı. Bütün Peygamberler de ümmetlerine verdikleri bu sözü hatırlatarak, onlara gerçek, doğru ve sağlam yolun ne olduğu göstermişti. Kimisi iman etmiş kimisi de etmemişti…Ve Allahu Zülcelal verilen bu sözü son bir kez daha şu şekilde hatırlattı:“Kıyamet günüde, biz bunlardan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı. Onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da) Evet buna şahid olduk (sen bizim Rabbimizsin), dediler.” (1).
Görüldüğü gibi bizlerin öncelikle yerine getirmemiz gereken ahid, Allahu Zülcelal’e verdiğimiz ahiddir. Müslüman, her şeyden evvel iman etmekle, imanın gereklerini yerine getirmeye söz vermiş olmaktadır. İmanın derecesi de söz vermiş olduğu ahde sadık kalıp kalmamasıyla ölçülmektedir.
“Mü’minler içinde öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerine sadâkat gösterdiler. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehid oldu) kimi de sırasını beklemektedir. Bunlar asla sözlerini değiştirmemişlerdir.” (2) Elbette böylesine sözünün arkasında duran müminlerin aşamayacağı hiçbir zorluk da olamayacaktır.

Peygamber Efendimize (SAV) Verilen Söz

Akabe biatında bulunanlar Resulullah’a (SAV) şu şekilde biat etmişlerdi: "Refahta olduğu kadar sıkıntıda, sevinçte olduğu kadar üzüntüde de onu (SAV) destekleyecek ve her konuda emirlerine itaat edeceğimize, Resûlullah'ı kendi nefislerimizden aziz tutup, durum ne olursa olsun ona muhalefet etmeyeceğimize, Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza, Allah'a asla şirk koşmayacağımıza, hırsızlık ve zina yapmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, kendiliğimizden uyduracağımız yalan ve dolanlarla hiç kimseye iftirada bulunmayacağımıza, hiç bir hayırlı işte Resûlullah'a muhalefet etmeyeceğimize dair bey'at ettik.” (3)Böylelikle onlar Yesrib’in ilk müslümanları oldular. Bu, şüphesiz Peygamber Efendimize (SAV) mutabaatın ve İslama sıkı sıkıya bağlanmanın bir göstergesiydi.

Akitlerde Sadakat

Dinimiz yapılan ahid ve akitlere çok önem vererek, tarafların yapılan bu akitlere sadık kalmalarını ve şartlarını yerine getirmeleri üzerinde önemle durur. Eğer şartlar yerine gelmezse kişilerin birbirlerine karşı itimatları kalmaz, güven sarsılır. Bu yüzden konu hakkında gerek Kuran-ı Kerim’de ve gerekse hadis-i şeriflerde müslümanlar uyarılmıştır. Güven ortamına zarar verecek, kişilerin birbirlerine karşı olan itimatlarını sarsacak davranışlardan çekinmeleri gerektiği belirtilerek, verdikleri sözleri yerine getirmemekten, yaptıkları akitleri bozmaktan men edilmişlerdir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.” (4) Bu ayet-i kerimede muttakî müslümanların ahidlerini ifa ettikleri ve verdikleri sözü yerine getirdikleri bildirilmektedir.
Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır: “Mü’minler emanetlerine, akitlerine riayet ederler.” (5)

Münafıklık Alameti

İslam güzel ahlak üzerine kurulmuştur. Mümin bir diğerini aldatmaz. Verdiği sözü tutar. Yalan söylemez. Çünkü yalan söylemek, sözünde durmamak, ahde vefasızlık; münafıklık alametlerinden sayılmaktadır. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (SAV) şöyle buyurmaktadır: “Dört şey vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde bunlardan bir haslet bulunursa onu bırakıncaya kadar, kendisinde nifaktan bir haslet vardır. (O hasletler): Kendisine bir şey emanet olunursa hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz kavga ederse baştan çıkar (haktan ayrılır.)” (6)
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır. “Kıyamet gününde sözünde durmayan her hain için bir sancak (dikilecek) bu filanın vefasızlığıdır, hıyanetidir denilecektir.” (7) En dikkati çeken hadisi şerif ise: ‘Bizi aldatan bizden değildir.’ hadisidir. (8)

En Güzel Örnek

Her hususta olduğu gibi bu konuda da bizlere örnek, Peygamber Efendimiz (SAV) olmalıdır. O hayatı boyunca, peygamberlikten önce ve sonrasında, bütün akitlerine sadık kalmış ve biz ümmetine de ahidlerini ifa etmeleri, sözlerini yerine getirmelerini tavsiye buyurmuştur. Peygamberimiz verdiği sözde duran, yaptığı anlaşmaya bağlı kalan en büyük insandır. Bu hususta dostunu da, düşmanını da ayırd etmemiştir. Dostuna verdiği bir sözde durup, onu yerine getirdiği gibi, düşmanlarıyla yaptığı anlaşmaya da sadık kalmış, her ne pahasına olursa olsun, aykırı harekette bulunmamıştır.
Peygamberliğinden önce ticarî hususta bir dostuna verdiği sözü tutmak için üç gün beklemesi meşhurdur. O adam unutup gelmediği halde, "Nasıl olsa artık gelmez" diyerek çekip gitmemiş, verdiği sözde durmanın en güzel örneğini bizlere sunmuştur.

Tutulmayan Sözler ve Kayıplarımız

Günlük yaşantımızda, bir çok konuda birbirimize sözler veririz. Gerek beşeri ilşkilerimiz, gerekse ticari ilişkilerimiz hep söz üzerine dayalıdır. Zaman zaman da bu hususları yazılı hale getiririz. En basit örneğiyle kişi belli bir saatte bir yerde bulunacağını söylese bu bir sözleşme hükmündedir. Sözün yerine getirilmesine bir engel çıktığı takdirde karşı tarafa, buluşma saatinden önce haber verilip özür dilenmelidir. Alınan ve zamanında ödenmeyen borçlar da bunun dışında değildir. Müslümanın sözü karşı tarafa verilmiş bir senet gibidir. O bakımdan verilen söz küçüğüne, büyüğüne bakmadan mutlaka yerine getirilmelidir. Maalesef günümüzde inananlar olarak bu konuya gereken önemi veremiyoruz.

Ahde vefâ olmayınca, verilen sözler yerine getirilmeyince, insanların da birbirlerine karşı güven ve saygısı kalmamaktadır. Toplumun yardımıyla yapılacak bir çok hayırlı hizmetlerde aksama olmakta ya da tamamen yapılamaz hâle gelmektedir. Her şeyin ötesinde, zaman kaybı, para kaybı, güven kaybı, itimatsızlık oluşmaktadır. Hatta verilen sözlerin yerine getirilmemesini bahane ederek, gereksiz yalanlarla kişi başka yönden de zarara uğramaktadır. Dolayısıyla kişilerin birbirlerine hakları geçmektedir. İnananlar olarak en kötü şartlarda bile sadakatle verdiğimiz sözleri muhakkak yerine getirmeliyiz. Anamıza, babamıza, yakınlarımıza, dostlarımıza özetle birbirimize karşı da vefâlı olmalıyız.

İbret Tablolarından

Peygamberimiz en sıkışık ve en zor şartlar altında bulunsa dahi, verilen sözde durmayı, netice kendisinin aleyhine de olsa hiçbir surette vefasızlık göstermemeyi tavsiye etmiştir.
Bedir Savaşı için hazırlıklar yapılıp İslâm ordusu Medine'den ayrıldığı sırada Huzeyfe el-Yemâni ile babası Huzeyl, Peygamberimizle birlikte çarpışmak üzere yola çıkmışlardı. Müşrikler, baba-oğulu yolda görerek sorguya çektiler: "Siz herhalde Muhammed'in yanına gitmek istiyorsunuz." "Evet, bizim bundan başka bir niyetimiz yoktur" dediler.’
Bunun üzerine müşrikler, onlardan Medine'ye dönmek, Peygamberimizle birlikte savaşta bulunmamak üzere söz aldılar. Bir müddet sonra Huzeyfe ile babası Bedir'de Peygamberimizin huzuruna gelerek mücahitlerle birlikte savaşmak istediklerini söylediler, müşriklerle aralarında geçen hadiseyi de anlattılar. Peygamberimiz, onların müşriklere verdikleri sözü öğrenince, insan gücüne o anda çok fazla ihtiyacı olmasına rağmen onlara şöyle dedi: "Hayır, siz Medine'ye dönün. Onlara verdiğiniz sözü yerine getirin. Biz de müşriklere karşı Allah'tan yardım isteriz. Onun yardımı bize kâfidir." (9)
Müşrik de olsa verilen sözde durmayı daha uygun görmek, ahdini bozmamak, yapılan anlaşmaya bağlı kalmak ancak bir Peygamberin gösterebileceği meziyettir.
Peygamber Efendimizin (SAV) Hz. Hatice (RA) validemize karşı gösterdiği vefa da bu hususta bir diğer önemli örnektir. Hz. Aişe (RA) validemiz şöyle diyor. “Hz. Hatice (RA.)dan başka hiçbir kadına gıbta etmedim. O, Rasûlullah (SAV) ile olan nikahımdan üç yıl önce vefat etmişti. Fakat Rasûlullah (SAV) her zaman onu hatırlar, onun hatırasını anar, onun için keçi keser, etini yakınlarına, hizmetçilerine hediye eder, dağıtırdı.” (10)

Bireyselleşme ve bencilliğin günümüzün temel meselelerinden olduğu düşünüldüğünde, yukarıdaki örnekler, her zaman için büyük ibret tabloları olarak karşımızda duracaktır.
Sözünü yerine getirenler, ahdine vefa gösterenler hem Allahu Zülcelal nezdinde hem de kullar nezdinde sevilen ve itibar görenlerdir. Dürüst, emin ve güvenilir vasıflarıyla vasıflanmak her mümin için bir hedef olmanın ötesinde, her müminin üzerinde şerefle taşıması ve olmazsa olmaz bir meziyet olarak algılanmalıdır.
Allahu Zülcelal verdiği sözü yerine getirmeyen, ahdini bozanların kötü sonuçlarını şu şekilde bizlere bildirmektedir. “Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri terk edenler ve yer yüzünde fesat çıkaranlar, işte lânet onlar içindir ve kötü yurt (cehennem) onlar içindir.”(11) Allahu Zülcelal bizlere doğru, dürüst, sözüne güvenilen ve itibarlı müminlerden olmayı nasip etsin. (Amin)

Dipnotlar: (1) A‘râf 7/172 (2) Ahzab/23 (3)Buhari (4) Rad/20 (5) Mü’minun/8 (6) Buhari (7) Buhari (8) Müslim (9) Buhari (10) Buhari (11) Ra’d/ 25.


Yalkın Tuncay

18 Haziran 2007 Pazartesi

ALLAH’TAN (CC) HAKKIYLA KORKMAK VE SADIKLARLA BERABER OLMAK


‘Ey iman edenler, Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın, O'nun yolunda cihat edin ki, mutluluğa erebilesiniz.’ (1) Allah-u Zülcelal bu ayeti kerimesinde kendisinden korkmamızı ve O’na yaklaşmak üzere sebeplere dayanmamızı emrediyor.

O Allah (CC) ki, kalplerde gizli ve açık olanı bilendir. Nefsinin insana ne tür vesvese ve oyunlar oynadığından haberdardır. ‘And olsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.’ (2) buyuran Allah-u Zülcelal’in bizlere yakınlığı bu durumdayken, O’ndan gaflette bulunmamız büyük hatadır. Gerek nefs, gerekse şeytan, imtihan dünyasında insanı aldatmaya, özellikle de Allah korkusundan uzaklaştırmaya çalışır. Şuurlu bir mümin şeytanın bu tür telkinlere aldanmaz ve Kuran’ın aşağıdaki ayetlerine kulak verir.
‘... Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin olandır.’(3) ‘... Allah'tan korkup-sakının ve gerçekten bilin ki, siz O'na döndürülüp-toplanacaksınız.’ (4) ‘... Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah herşeyi bilendir.’ (5) ‘... Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir.’ (6) Yine "Öyle ise siz onlardan değil benden korkun, eğer iman etmişler iseniz."(7) buyurarak, korkuyu emretmiş ve onu imanın şartından kılmıştır. “Ey mü’minler. Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkunuz ve mutlaka müslüman olarak ölünüz.” (8)
Ve en çarpıcı olanı ise “Ey Mü’minler, eğer Allah’tan korkarsanız, size iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edecek bir basiret verir, günahlarınızı silip sizi affeder, Allah yüce fazilet sahibidir. (9) “Allah’tan korkanlar için Rableri katında altlarından ırmaklar akan içinde ebedi kalacakları tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” (10)
Yukarıdaki ve muhtelif ayetler ile Allah korkusunun inananlara neler kazandıracağı hakkında pek çok müjdeler bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz (SAV) "Allah'tan korkandan her şey korkar. Allah'tan başkasından korkanı Allahu Teala her şeyden korkutur." "En akıllınız, Allah'tan en çok korkanınız, emir ve yasaklarına en güzel şekilde riayet edeninizdir." (11)
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Rabbinize tevbe edip nefsinizi (pislikten temizleyin) öldürün." (12) Tevbe, Allah’ın zülcelal’in merhametinin bir sonucudur. Bu bizler için öylesine büyük bir nimettir ki, bunun kıymetini bu dünyada iken bilmemiz ve ona göre davranmamız ve önlem almamız gerekmektedir. Bu büyük nimetin kıymetini bilmeden ahirete göç edersek orada ne anlama geldiğini anladığımızda geç kalmış olarak, hiçbir fayda sağlayamayacağız. Allah-u Zülcelal’ün affetmediği kimseler helak olmaya müstehak olmuş demektir. Bu nedenle Allah-u Zülcelal’e çokça yalvarmalı ve gözyaşları içinde af ve mağfiret dilemeliyiz. Allah’ın azabının ne kadar çetin olduğunu düşünürek korkarak ve pişmanlık içerisinde yalvararak, tevbe etmeliyiz.
Tevbe bizim ümitkar olmamız demektir aynı zamanda. Tevbe etmemek ise Allah korusun Allah’ın (CC) merhametinden ümit kesmek demektir. Tevbenin gerçekleşmesi ancak, istiğfar edilen günahlardan uzak durmak ve kurtulmak ile olur. Tevbe istiğfar edilen konunun gereğini yerine getirmek, değişmek, ölü kalbi diriltmektir. Tevbe, bozuk hali ve kötü arkadaşı terk etmek ve Allah’a yönelmektir. Her şeyden önce nefis,ve şeytanla mücadeleye devam etmektir. Artık tevbede dil, kalp ve beden bir arada çalışmaya başlar. İstiğfar tek başına yapılabilir, fakat tek başına tevbe yapmak ve o tevbeyi korumak dünyanın en zor işidir. Bunun için Yüce Rabbimiz: “Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (13) uyarısında bulunmuştur.
Bu noktada tevbemizi hakiki anlamda yerine getirebilmek sadıklarla, Allah dostlarıyla mümkündür. Diğer bir ifadeyle kamil bir mürşidin huzurunda yapılan tevbeler makbuldür. Takvaya ulaşmak ve istikameti korumak için sadık kulları ile beraber olmamızın gerektiğini Kuran-ı Kerim’de açıkca belirtilmektedir. Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun. (14)

Tevbe, ancak ve ancak cemaatle kolay hale gelmektedir. Şüphe yok ki; kamil bir mürşidin imam olduğu topluluğun hedefi Allah’ın rızasını kazanmaktır. Sadıklarla beraber olmak, mürşid elinden tevbe almak; nefs ve şeytana karşı en büyük kazançtır.
Peygamber Efendimiz (SAV) bu vazifemizi şu temsille belirtiyor: “Müminler, iki el gibi devamlı birbirlerini temizlerler.” (15) Diğer hadis-i şeriflerde ise Allah (CC) yolunda birlik ve dirliğin insanı nasıl dirilttiği, yalnız kalanın ise nasıl felakete gittiği şöyle anlatılmıştır:

“Sizin cemaat halinde olmanız gerekir. Ayrılıp tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir (onu kolayca etkileyip, kalbine vesvese verir). İki kişiden ise çok uzak durur. Kim iman selâmeti ile ölüp cennetin tam ortasında olmak istiyorsa, cemaate yapışsın. Kimi iyilikler sevindiriyor, kötülükler üzüyorsa, o gerçek bir mümindir.” (16)
“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi dalâlet (sapık fikir ve fitne) üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.” (17) “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (18)

Demek ki ümmet için en hayırlı tevbe, Allah’ın Habibi Hz. Peygamber’in (A.S.) huzurunda yapılan, onun da şahitlik yaptığı, ayrıca dua ve istiğfarla desteklediği tevbedir. Bugün de yeryüzünde Allah-u Zülcelal’in şahidi ve halifesi sıfatını taşıyan, Rasulullah’ın (A.S.) vârisi ve ümmetinin terbiyecisi olan kâmil mürşidler de, ümmetle yaptıkları tevbe ve istiğfarda Efendimiz’in ayette anlatılan sıfatını temsil etmektedir.
Kâmil mürşidler, kulların Allah Tealâ’ya yönelişlerine şahid olmakta, tevbelerinin kabulü için ayrıca yüce huzurda yalvarmaktadırlar. Onlar nezdinde yapılan tevbeler daha sevimli ve temiz bir amel olarak kabul görmektedir. Böyle bir tevbede tevazu ve acziyet vardır. Kişi kibrini kırarak nefsi hilafına hareket etmiş olur.

“Yarattığımız ümmetten öyle erler de vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler” (19) Ayet-i Kerimede işaret edilen erler; insanı irşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran ve insanı Allah’u Zülcelal’in emir ve nehiyleri doğrultusunda terbiye ederek Allah’a ve Resulüne götürecek olan Mürşidlerdir. Allah’u Zülcelal nasıl ki zahiri ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmiyorsa, batıni ilimlerin öğrenilmesi ve insanların manevi olarak kendilerini temizleyip doğru yola çevirecek olan mürşid-i kamilleri merhameti neticesi eksik etmemiştir.
Bazı kimseler: “Muhakkak bir mürşid bulmak şart mıdır?” diyebilirler. İnsan, yüzlerce kitabı ezberlerse ve gece-gündüz ibadetle meşgul olsa bile bir mürşidin terbiyesine girmeden, üzerinde bulunan hasletlerden kurtulamaz. Tedavi yolunu bilmeyen bir hasta, nasıl doktora gitmeye muhtaçsa, nefsine mağlup olan ve bir türlü doğru yolda yürüyemeyen her insanın kendine bir mürşid bulması lazımdır. Çünkü Allah-u Zülcelal bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur: “İşte onlar, Allah’ın hidayetine ulaştırdığı kimselerdir; öyleyse sen de onların yoluna uy” (20) “Onlara güven ve korkuya dair bir haber gelse onu yayarlar, halbuki onu peygambere ve emre selahiyetli olanlara havale etselerdi onun ne olduğunu bilirlerdi...” (21)
Mürşid; gerçek manada Allah’u Zülcelal’i kullarına, kulları da Allah’u Zülcelal’e sevdirme görevini üstlenmiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz (SAV) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Muhammed’in nefsini elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki, hiç şüphesiz, Allah’u Zülcelal’in en sevgili kulları; Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşanlardır” (22) Mürşid-i Kamiller, dünyada Allah’u Zülcelal’in dininin tebliğ edicileri, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in varisleridirler.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Âlimler, peygamberlerin varisleridir” (23) Madem ki peygamberlerin varisleridirler, öyle ise onlara uymak, onların gösterdiği yoldan gitmek, söyledikleri tavsiyeleri yerine getirmek lazımdır. Dolayısıyla insan, Allah’tan (CC) hakkıyla korkmaya başlar ve ibadetlerinin yetersizliğini görerek, şükründeki eksikliği ve acziyetini farkına varır. İbadetlerine ağırlık verir. Ancak, rehbersiz yolda, nefis ve şeytan insanı çok kolay aldatır. Az olan ibadetini bile dağlar gibi gösterir.
O halde insanın Allah’ın (CC) rızasını arama yolunda, bu zatlardan uzak kalması çok yanlıştır. Bu konuda Allah’u Zülcelal bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur: “Bana yüz tutanın yolunu tut.” (24) Buradan da anlaşılacağı üzere, peygamberlerin varisleri olan mürşidi kamillerin göstermiş olduğu yoldan ayrılmamak lazımdır. Çünkü Ashab-ı Kiramlar da Peygamber Efendimiz (SAV)’e tabi olarak O’nun manevi terbiyesine girerek, göstermiş olduğu yoldan yürümüşlerdir.

Mü’min olan kişi şuurlu bir şekilde düşündüğü zaman, Allah’u Zülcelal’in dostları ile beraber olmanın ve bir mürşid-i kamilin manevi terbiyesi altına girmenin bilhassa günümüz koşullarında ne kadar lüzumlu olduğunu görecektir. Çünkü Allah’tan hakkıyla korkarak, gereğini yerine getirmesi ve kişinin günahların deniz gibi olduğu bu ortamda kendisini muhafaza etmesi çok güçtür. Kendisini muhafaza edebilmesinin çaresi mürşidi kamilin terbiyesine girip, onun vermiş olduğu reçeteyi uygulamakla mümkündür.
Çünkü Peygamber Efendimiz (SAV) bir hadisi şeriflerinde: “Kişi kendi arkadaşının dini üzerinedir. Öyle ise kişi kiminle arkadaşlık yaptığına baksın” (25) buyurmuştur. Bu nedenle Allah’u Zülcelal’in yolunda sapmadan doğru bir şekilde yürüyebilmek için daima iyi kişilerle birlikte olmalıdır. Diyebiliriz ki; böyle kimselerle beraber olmak hem Allah’u Zülcelal’i, hem Peygamber Efendimiz (SAV)’i hem de Allah dostlarını razı eder. (26)
Özetle ifade edecek olursak; Allah’tan korkmak gerekmektedir. Ve hakkıyla da ancak ve ancak alimler ve Allah dostları Allah-u Zülcelal’den korkarlar. Bizlerin de hakiki Allah dostlarına uyup, onların eliyle tevbe alıp, birlik ve beraberlik içinde, korku ve huşuyla Yaradanımıza yönelmemiz gerekmektedir. Unutmayalım ki, gözyaşımız ve tevbemiz en büyük sermayemiz ve ahiretimizin teminatı olacaktır inşallah. (Amin)

Dipnotlar:
1-Maide/35, 2-Kaf/16, 3-Bakara/196, 4-Bakara/203, 5-Bakara/231, 6-Bakara/233, 7-Al-i İmran/175, 8-Al-i İmran/102, 9- Enfal/29, 10-Al-i İmran/15, 11-Buhari, 12-Bakara/54,
13-Nûr/31, 14-Tevbe/119, 15-Zebidî, İthafu’s-Sâde, 16-Tirmizî, Ahmed, Hakim, 17-Tirmizî, Tabaranî, 18-Nisa/64, 19-A’raf/181, 20-En’am/90, 21-Nisa 83, 22-Beyhaki, Şihabü’l İman, 1/367, 23-Beyhaki; Şihabu’l İman, 2/263, 24-Lokman/15, 25-Ebu Davud, 26-Seyda Muhammed Konyevi (KS)


Yalkın Tuncay