İlim sahibi olmaya çalışmak, öğrenmek ve okumak, her müslüman erkek ve kadın için bir görevdir. İnananlar olarak dinî görevlerimizi yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile bâtılı birbirinden ayıracak kadar bilgi sahibi olmamız farzdır. Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de ilk emri “Oku” olmuştur. “Yaratan Rabbinin adı ile oku’ (1) ayeti okumanın, öğrenmenin önemine işaret etmektedir. Nitekim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: “İlim öğrenmek her müslüman erkek ve kadına farzdır.” (2)
OKU’manın HAK’kını Vermek:
Yunus Emre’nin ;
Okumakdan mana ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emekdür.
İlim, ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen,
Bu nice okumaktır.
ifadeleri konumuzun bütününe ışık tutmaktadır.
Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi şerifinde ise ‘Nefsini (kendini) bilen Rabbini bilir.’ buyurmaktadır. Allah bize kendini bildirmeyi gaye edinmiştir. Bizlere de bunu öğütlemektedir. Zariyet suresinde ise; ‘Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım.’ (3) buyurularak, yaratılış gayemiz belirtilmektedir.
Allahu Zülcelal İlim Sahibidir:
Görüldüğü üzere tüm ilimler Rabbimizi bilmeye yönelik olmalıdır. Allahu Zülcelal, Alim ismiyle herşeyi bilici ve kudret sahibidir. İlim sahibi olan Allahu Zülcelal, bizlerin de ilim sahibi olarak kendini tanımamızı istemektedir. Kuran-ı Kerimde ilmin önemi vurgulanmış, pek çok yerde kendilerine ilim verilenler ifadesinin yanısıra ilim sahiplerinin üstünlüğü vurgulanmıştır. Bir kudsi hadiste Alimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı mukayese edilmiş, alimlerin mürekkebinin ağır basacağı ifade edilmiştir.
Kişinin kendisini bilmesi, nefsini bilmesi demektir. Nefsini bilen Rabbini tanıdı ifadesi pek çok tasavvuf ehlince değerlendirilmiştir. Bir ayet-i kerimede ‘Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran ve sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a niçin secde etmezler?’ (4),buyurulmaktadır. Yani, Allah kulundan açığa çıkan şeyleri ve kullarında olduğu halde kendisinde bulunduğunu bilmediği şeyleri, yani tüm gizli şeyleri bilir denilerek, Allah’ın Alim sıfatı belirtilmektedir.
Allahu Zülcelal Nefislerde Gizleneni Bilendir:
Bu noktada Allah kulun kendi içinde sakladığı, hatta kendisinin bile haberdar olamadığı şeyleri kul için Ya Habir (CC) sıfatıyla açığa çıkarmaya her an devam etmektedir. Bu konuyu tasavvuf ehli zatlar; tıpkı hastalığı için doktora giden bir kimsenin durumuna benzeterek; ilgili şahsın hastalığının ne olduğunu, vücudunda neyin saklı olduğunu bilmemesine, ancak doktorun onu açığa çıkarmasına benzetmektedirler.
İşte Allah bu şekilde yaratıkların nefislerinde pek çok şeyi gizlemiştir. Bu aynen bir hastanın, doktora müracaat edip hastalıklarının doktor tarafından kendisine bildirilmesine benzer. O halde Allah (CC) alimdir. İlim sahibidir. O halde ilim sahibini tanımak da ancak ilim öğrenmekle olur.
Allah’ı (CC) Hakkıyla Bilmek:
İlimden maksat; bireyin dünya ve ahiret hayatında kendisinden faydalandığı ve başkalarına da faydalı olduğu her ilimdir. Özelikle insanı evrenin, hayatın ve eşyanın değişmez kanunlarının Yaratıcısına bağlayan ilimdir. İlimden maksat; kişinin kendini (nefsini) tanıması ve Rabbini bilmesidir. Çünkü insanın öğrendiği ve keşfettiği tüm bilgilerin biricik kaynağı ve mercii ancak Allahu Zülcelal'dir. Görülüyor ki ilimden nihai maksad Allah’ı bilmektir. İşte Allahu Zülcelal’den hakkıyla korkanlar; bu maksat, bilinç ve şuura sahip olan hakiki ilim sahibi Allah dostlarıdır.
İlim ve Alimler:
Dinimiz, âlimin izzet ve haysiyetini korumuş ve ona gereken statüyü vermiştir. "...Allah'ın kulları arasında ondan en çok korkan âlimlerdir. " (5) "Bilmiyorsanız ilim erbâbına sorunuz. " (6) ayetleriyle, Kur'an'ın ilim sahipleri hakkındaki hükmü en açık bir şekilde belirtilmiştir.
Buraya kadar anladık ki ilim sahibi olmak büyük bir gereklilik, hatta farz. İşte bu noktada ilim sahibi olmak için gereken ne varsa yapmamız gerekiyor.
Önemle vurguladığımız üzere ilim sahibi oldukça Hak bilinecek, bu sayede Hak ve batıl ayrımı yapılabilecektir. Böylece helal ve haram ayrımı konusunda bilgi sahibi olan mümin, imanın üstünlüğünü idrak edecek, küfrün çirkinliğini görecektir.
İlmin Zarureti ve Şuurlanma:
Başkalarına muhtaç oldukları şeyleri öğretmek için ilim öğrenmek de sünnettir, bir ibadettir. Ancak başkalarına karşı övünmek için, kendisini üstün göstermek maksadıyla edinilmiş bilgi ise kişiyi hüsrana uğratıp, manevi hastalıklara sebep vereceği için kişiye fayda yerine zarar verecektir. İlim öğrenmek hem birey, hem de toplum için büyük bir zarurettir. Zaruret miktarı ilim öğrenmek, bir İslâm toplumunun bütün bireylerine yönelik bir farzdır. Ancak ilimlerin bir kısmı, her bir birey için gerekli olduğundan bu kısmın öğrenilmesi bir farz-ı ayn’dır. Herkesin öğrenip bilmesi ve onu tatbik etmesi gerekmektedir.
İlimlerin bir diğer bölümü de her birey için değil, toplumsal hayat için gereklilik olduğundan öğrenilmesi de bir farz-ı kifayedir. Tıp, harp ve teknik ilimlerde olduğu gibi. Toplumda belli bir kesimin uğraşması ile bu farz yerine getirilmiş olur. Diğer yandan; her meslek sahibi için, o meslekle ilgili dinî konuları bilmek çok önemlidir. Özellikle ticaretle uğraşan kişilerin ticaretle ilgili helal ve haram gibi işleri öğrenmede öncelik göstermeleri gerekmektedir. İslâm kadınlarının, abdest, namaz ve oruç gibi dinle ilgili bir kısım meseleleri ya kocaları ve mahremleri aracılığı ile öğrenmeye çalışmaları gerekmektedir.
Her şeyden önce ilim kuru bilgi yığını demek değildir elbet. Helal ile haramı, iman ile küfrü fark etmek, bu doğrultuda bilinçlenmek, kainattaki her şeyin Allahu Zülcelal’in ilminden ve kudretinden meydana gelmiş olduğunun şuurunda olmak demektir.
İlim Öğrenene Kanat Geren Melekler:
"Ebû Derda (r.a.) anlatıyor: "Allah Resûlü'nü (s.a.v.) şöyle derken dinledim:"Kim ilim tahsili için yola koyulursa Allah onun için cennete giden yolu kolaylaştırır". Melekler, yaptığı işten dolayı duydukları hoşnutluğu belirtmek üzere ilim öğrenenin üzerine kanatlarını gererler. Göktekiler ve sudaki balıklara varıncaya kadar yeryüzünde yaşayan tüm canlılar ilim öğrenen kimse için mağfiret dilerler.Alimin, ibadetle meşgul olan (âbid) kimseye olan üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Alimler Peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmazlar. Peygamberler miras olarak sadece ilim bırakırlar. Kim ilmi elde ederse büyük bir pay ele geçirmiş olur." (7)
Peygamber Efendimizin (s.av.) Mirası:
Bir rivayette; Hz. Peygamber'in vefatından sonra Ebû Zerr (r.a.), bir gün Medine'nin çarşılarını dolaşıyordu. İnsanları kargaşalı bir halde gördü. Dünya hayatı onları iyiden iyiye meşgul etmiş, hayat meşgalesi onlara egemen olmuş, akıl ve duygularını esir almıştı.Ebû Zerr (r.a.), dünya hayatının müslümanları bu derece meşgul etmesinden endişeye kapıldı. İnsanlara seslendi:
-İnsanlar! Şimdi mescitte Muhammed'in mirası dağıtılırken siz mal ve ticarete kendinizi kaptırmış ne yapıyorsunuz?! Bu söz üzerine insanlar derhal mescide koşuştular. Ancak mescitte rüku ve secde eden, ibadet edenlerle birlikte, ilim öğreten alim ve ilim öğrenen öğrenciler ve fıkıh öğreten fakih ve fıkıh öğrenen öğrencilerden başka bir şey göremediler. Derhal homurdana homurdana geldikleri gibi ökçeleri üzere geri döndüler. Ebû Zerr'e (r.a..):
-Mescitte, söylediğinden bir şey göremedik?! dediler.
Ebû Zerr (r.a.):-Muhammed'in mirası işte odur, cevabını verdi.
İlim Öğrenmenin Pratik Yolları ve Öneriler:
Herşeyden önce bilmek için OKU’mak gerekiyor. Dinimizde okumak Müslüman olmanın en önemli faaliyetlerinden biridir. Yaradılış gayemizi, dünya ve ahret hayatına yönelik bilgi ve donanıma yönelik çalışmalarda bulunmak, ilim meclislerinde bulunmak, bilenlerle sohbet etmek, güvenilir kaynaklardan bilgi edinmek, edinilen bilgiyi hayata aktarmak ve tatbik etmek, okunacak kaynakları belirlemek, belli bir plana göre okumayı gerçekleştirilmek, edinilen bilgileri tefekkür etmek ve bu bilginin hayatımızdaki karşılıklarının bularak mevcut durum ile olması gereken arasında mukayese etmek ve bu hedeflerin belli bir plan dahilinde hayata geçirmek, edinilen bilginin Kuran ve hadisleri ölçü alarak değerlendirmek, tatbik etmek ilim öğrenme yolunda unutulmaması gereken önemli temel prensiplerden bazılarıdır.
Allahu Zülcelal bizleri okuyan, yaradılış gayesini idrak edenlerden, bilgiyi bir yük olarak taşımadan hayata geçirenlerden eylesin. (Amin)
Dipnotlar:
(1)Alak Suresi/1, (2) İbn Mâce, Mukaddime, 17, (3) Zariyat Suresi/56,
(4) Neml Suresi/25, (5) Fâtır Suresi/28, (6) Nahl Suresi/43, (7) Ebû Davud, Tirmizî, İbn Mâce, Beyhaki ve İbn Hibban,
Yalkın Tuncay
19 Kasım 2007 Pazartesi
16 Kasım 2007 Cuma
DİNDE BİD’AT VE HURAFELER, GÜNÜZDEKİ TEZAHÜRLERİ
insan için en önemli husus; bilinmesi ve inanılması gereken hususlara iman etmektir. İman edenlerin de en fazla hassasiyet göstermeleri gereken konu inanılacak olan bu bilgilerin dine, Kur’an ve sünnete uygun olmasının sağlanmasıdır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadisinde ‘Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; biri dışında bunlar cehennemliktir’ buyurmaktadır. ‘Kurtulacak olan fırka hangisidir?’ sorusuna da ‘Benim ve ashabımın yolu üzerine olanlar.’ demiştir.(1)
Bu noktada her müslümanın inanç esaslarını temel kaynaklardan öğrenmesi ve dine sonradan sokularak dinin bir esası gibi gösterilen hususlardan kaçınması gerekmektedir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) döneminde islam, mana ve ruhuna en uygun ve surette yaşanmıştır. O dönemde hayatın islami prensipler ve ölçüler dahilinde yaşanması, dinimizin temel değerlerinin hassasiyetle korunması sayesinde gerçekleşmiştir.
O’nun denetim ve terbiyesinde yetişen Sahabe nesli de, yüce dinimizi en güzel biçimde yaşamış ve islami hayata herhangi bir yabancı unsurun girmesine müsaade etmemiştir. Daha sonra Sahabe neslinin eğitiminde yetişen Tabiin de dine yabancı unsurların karışmamasına aynı derecede özen göstermiş ve böylece yüce dinimiz günümüze kadar bizlere düzgün bir şekilde intikal etmiştir.
Günümüzde bid’at kelimesi tam anlamıyla toplumumuzda anlaşılamamış konulardan biridir. Bu konuda farklı yaklaşımlar oluşmakla beraber aşağıda konu hakkında verilecek detaylar, konunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
En genel anlamıyla bid’at öncekilere benzemeyen, daha önce yok iken yeni ortaya çıkan ya da çıkarılan manasındadır. Yani , Peygamber Efendimizden (SAV) sonra dinin aslında bulunmayan, bir takım yollarla dine sokulan ve dini bir inançmış gibi ortaya konan ister iyi, ister kötü tüm söz, davranış, fiil ve bu işlemler için kullanılan eşyaların tümü bid’at kapsamına girmektedir.
Tanımlamalarda hurafe kelimesininde bid’at kelimesi ile birlikte sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Bir çok ayet ve hadiste, dini tahripten korumak için bid'at yerilmiştir: "İşte düz olarak benim yolum budur, onu takip ediniz; (başka) yollara sapmayınız ki (o yollar) sizi Allah (CC) yolundan ayırır. İşte size Allah (CC) bunu tavsiye ve emreder ki, çekinesiniz"(2)
‘İsrailoğulları yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim onlardanbir fırka daha fazla(ya) ayrılacak. Onların hiç biri, dini kendi fikirleri ile yorumlayıp Allah’ın (CC) haram ettiğini helal, helalettiğini de haram sayan fırka kadar zararlı olmayacaktır.’ (3)
‘Ümmetimin bozulduğu çağda, sünnetimi ayakta tutan için bir şehit ecri vardır.’ (4)
İslam dininin esasları ile uyuşmayan, hatta kişileri dinden uzaklaştırabilecek bid’at ve hurafeler, farklı farklı tür ve uygulamalar halinde pek çok kesimde ve bölgede görülebilmektedir. Hatta her devirde de bid’at, hurafe ve batıl inanış ve davranışlar, toplumların ortak sorunu olmuş, günümüzde de farklı tezahürlere sahiptir.
Dindarlık adı altında din ile hiç ilgisi olmayan konuların dini esaslar dahilindeymiş gibi gösterilmesi maalesef büyük bir yanılgı ve kabul edilemez bir husustur. Dinin esasları ve uygulamaları Kur’an ve hadisler başta olmak üzere açıklanmış ve her bir konu tek tek ele alınmıştır. Gerçek dindarlık da, ancak dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikat, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve yaşantımızı bu prensipler altında tatbik etmekle mümkün olacaktır.
İslam ulemasının geneline bakıldığında tek bir tarif üzerinde birleşilmediğini görülmektedir. Tanımsal farklılıklar, anlamın genelleştirilmesinden veya dar anlamda anlaşılmasından ya da yorumlanmasından ileri gelmektedir. Dar anlamda ele alınan tanımlamada ‘ Hz. Peygamber (SAV) den sonra ortaya çıkan, din ile ilgili olup, bir ilave veya eksitme mahiyetinde olan şey’ diye ifade edilmiştir. Buna göre her bid’at kötüdür, dini bozar, mücadele etmek gereklidir.
Bir diğer gruba göre ise bid’at Hz. Peygamber’ (SAV) den sonra icad edilen, ortaya çıkan herşeydir. Ancak kötü ve iyi şeklinde kısımlara ayıranlar olmuştur. İyi uygulamaların ise dini bir hüküm olarak addedilmediği taktirde bid’at olarak da tanımlanamayacağı ifade edilmiştir. Ancak daha önce de belirttiğimiz üzere şer’i delillere aykırı herşey ve davranışı da bid’at kapsamında ele alanlar olmuştur.
Dar anlamda düşünülen bid’at tanımındaki sınır, yapılan yeni ya da farklı davranışın din içerisinde var gibi gösterilmesidir. Yapılan işlem ya da uygulama faydalı olabilir. Ancak bu uygulamanın dine katılarak dinsel bir unsur olarak ifade edilmesi yerilerek, bid’at kapsamına alınmıştır.
Yapılan işlemler, hareketler ibadet olsun veya ibadet sayılsın diye yapılırsa bid’at olmaktadır. Çünkü dinimizde ibadetin yeri, şekli, zamanı ve uygulama biçimleri Peygamber Efendimiz (SAV) tarafından net olarak anlatılmış ve kayıt altına alınmıştır. Hiç kimse bunlar üzerinde bir değişiklik yapma hak ve yetkisine sahip değildir. Bu yönüyle dinden sayılan her asılsız şey bid’at kapsamı içine girmektedir. Kurşun dökme, tütsü yapma, nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma bu kapsama örnek verilebilir. Bunlar tıp yönünden bir faydası olmadığı, üstelik batıl inançları devam ettirdiği için haram kılınmıştır. (5)
Peygamberimiz(S.A.V) nazarlık kullanmayı yasaklamış, bu gibi şeyleri üzerinde taşıyan kimselerin bey'atlerini kabul etmemiştir (6)
Bid’at kelimesinin sözlük anlamından hareket ederek, herhangi birşeyin iyi ya da kötü olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.
Diğer bir ifadeyle, din kemale erdikten sonra ortaya çıkan her türlü uygulama ve anlayış “bid’at” kelimesinin sözlük anlamı içine girmekle beraber, bir uygulama ve anlayışın iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu belirlemenin ölçüsünü, onun sözlük anlamı değil, Kur’an ve Sünnet’e uygun olup olmaması, yani kavramsal anlamı belirlemelidir. Yani sözlük anlamıyla sonradan çıkan her şey bid’at sayılsa da reddedilmemiştir.
Başka hadisler de bu bid’at anlayışına imkan tanımaktadır. Zira Ahmed İbnu Hanbel’in Mürsel’inde yer alan birhadis ‘Yeni bir bid’at ihdas eden her kavim onun bir mislini sünnetten kaldırıyor demektir’ buyurmaktadır. Buna göre esas reddedilen bid’at, mevcudu kaldıran bid’attır.
Şu da bir gerçektir ki; Allah’ın (CC) ve Peygamber Efendimizin(S.A.V.)’in emrettiği hususlara aykırı olan şeyler, kötülenen ve sakındırılan bid’at kapsamına girer. Allah’ın (CC) ve Peygamber Efendimizin (S.A.V.)’in genel teşviklerine dahil olan konular ise övülen bid’atlardandır.
Övülen ve teşvik edilen konuların, dinin öngördüğü hususlara aykırı olması düşünülemez. Üstelik PeygamberEfendimiz (S.A.V.) bunların sevap olduğunu hadislerinde bildirmiştir.
Hz.Ömer (R.A.)’ın teravih namazını mescitte farklı cemaatler yerine, tek cemaat halinde kılınmasını sağladıktan sonra, bu uygulamayı “güzel bid’at” olarak nitelemesi de bu görüşü desteklemektedir.
“Benim sünnetime ve benden sonra gelecek olan raşid halifelerin sünnetine sarılın.” (7)
Güzel bid’at, yüce dinimizin gözettiği hedefleri gerçekleştirmeye yönelik olarak sonradan ortaya çıkmış olan her türlü faaliyet şeklinde de ifade edilebilir.
Hadislerin sıhhatini tesbite yarayan hadis usulü, Kur’an ve sünnetten hüküm çıkarma yöntemlerini pratik kurallar şeklinde düzenleyen fıkıh usulü ve islam itikadına aykırı yabancı ve zararlı fikir akımlarını engellemek gayesiyle akli metotlar geliştirerek bize islam düşmanlarıyla ve itikadi bid’at gruplarıyla fikri mücadele etme imkanı veren kelam gibi ilim dallarının geliştirilmesi güzel bid’atlara örnek verilebilir.
Diğer yandan; yerleşim merkezlerinin genişlemesi nedeniyle camilerde okunan ezanın daha geniş çevrelere duyurabilmesi amaçlı teknolojik imkanlardan istifade edilmesi ve daha pek çok dini yaymaya, dini ve sosyal yaşamı daha rahat bir biçimde geliştirme ve yaşamaya dönük faaliyet ve uygulamalar güzel bid’atlara örnek verilebilir.
Kur’an ve sünnete aykırı olan her türlü dini uygulama ve anlayış ise çirkin bid’at olarak tanımlanmaktadır. Türbelere ve kabirlere mum dikmek, ağaçlara ve türbe pencerelerine bez bağlamak, tuz serpmek, merdiven altından geçmenin uğursuzluk getireceğine, nazar boncuğu gibi şeylerin kötülük ve uğursuzluğu giderdiğine inanmak, kurşun döktürmek, gece ev süpürmenin fakirliğe sebep olacağına inanmak, suya para atarak dilek tutmak, kötü diye addedilen bir durum karşısında kulak çekerek tahtaya vurmak gibi örnekler çirkin bid’ata örnek gösterilebilir.
Şüphesiz bu örneklerin çoğu gelenek, görenek ve eski inançlardan gelmektedir. Dinde yerleri bulunmamaktadır. Ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın ehl-i sünnet çizgisinde yer almayan islam anlayış ve iman esaslarına ve sünnetullaha aykırı her türlü akımın çirkin bid’at olarak nitelendirilmesi gerektiği aşikardır.
Sahabe döneminden itibaren muhtelif kavimlerden islamla şereflenen pek çok topluluk; eski inanç, gelenek ve kültürlerini ilk anda tamamiyle bırakamamış, cahiliye dönemi Arabistan’ı da dahil olmak üzere, İran, Hint ve eski Yunan’da görülen bazı anlayış ve uygulamaları da beraberlerinde islam toplumuna taşımışlardır. Bu uygulamalara bir de Peygamber Efendimiz (S.A.V.) döneminde bulunmayan farklı anlayış ve uygulamalar da dahil edilmiş ve bir kısım müslüman topluluklar üzerinde olumsuz etkiler oluşturmaya başlamıştır.
Görülmektedir ki bir çok bid’at; adet, gelenek ve göreneklere bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalarda; Brahmacılık,İrancılık, Neo-Platonculuk, Hristiyanlık gibi bir çok dış etkenin islam üzerindeki etkileri incelemeye tabi tutulmuştur. Diğer yandanTürk-Moğol şamanizminin bazı mistik tarikatlar üzerindeki etkileri üzerine de çalışmalar yapılmıştır. (8)
Şamanistik ögelerin dini törenler içerisine katılması, bid’atta varılabilecek noktaları göstermesi açısından da ilgi çekicidir.
Özetle, Kur’an ve sünnette yer alan herhangi bir ilke ile çatışma halinde olan her türlü uygulama ve anlayış çirkin bid’at olarak ele alınması gereken hususlardır. Ashab-ı kiram ve gerçek din alimleri bu hususta yüzyıllardır mücadele vermiş olup, bugün de bu mücadele sürmektedir. Ancak mücadele konusunda istenilen noktaya gelinememesinin temel nedenleri içinde, cehalet, adet, gelenek göreneklere bağlılık olması ve bu uygulamaların dini bir unsur gibi algılanması, istismarlar ve çıkar hesapları, dini yanlış anlama ve anlatma gibi faktörler sayılabilir.
İnsan, fıtratı gereği inanma ihtiyacı içerisindedir. Bu durum özellikle bela, musibet, felaket, hastalık ve sıkıntı anında sığınacak bir merci ve başvuracak bir çare aramasına neden olmaktadır. İnsanın bu temel ihtiyacını bilen bazı kişiler bunlardan istifade ve karşılığında da menfaat sağlamaya çalışmaktadırlar. Bu amaçla da din adı altında yanlış uygulamalar ile müslümanları kandırarak insanlığa ve yüce dinimize zarar verebilmektedirler.
Bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Yoksa Allah'ın izin vermediği bir dini onlara sunan ortaklar mı var?" (9) Bu âyet-i kerimede Allah, dini ve dini hükümleri ancak kendi vazedeceğini, başkasının, hak dine bir şey katmaya hakkı olmadığını ifade buyurmaktadır.
Allah'ın Resulü (S.A.V.) bir hutbesinin sonunda şu sözleri söylemişlerdir: "Sözün en hayırlısı Allah'ın kitabıdır; yolun en hayırlısı Muhammed'in (S.A.V.)yoludur. İşlerin kötüsü sonradan çıkanlardır (yani bid'atlardır). Her bid'at sapıklıktır" (10)
Bir başka hadis de şöyledir: "Size Allah'tan korkmayı (takvayı), Habeşli bir köle de olsa Allah yolunda yürüdüğü müddetçe -başkanınıza-itaat edip sözünü dinlemeyi tavsiye ederim. Çünkü içinizden benden sonra yaşayanlar çok ihtilaf (anlaşmazlık) görecekler. Size benim sünnetim, ergin ve doğru yolda halifelerimin sünneti gereklidir. Bunlara sımsıkı sarılınız ve hiç bırakmayınız. Sonradan çıkan işlerden (bid'atlardan) kaçının dinde her sonradan ortaya çıkan bid'attır. Her bid'at sapıklıktır" (11)
Özetle belirtmek gerekirse; bir bid’at, ya dine muvafık ve bir ihtiyacı karşılayan bir şeydir ki, bu bid’at-ı hasene adı altında tahsin edilmiş, güzel bulunmuştur; veya bir ihtiyacı karşılamayan, daha önce zaten mevcut bir şeyi kaldırarak yerine geçecek olan –bir başka kültürden alınma, yahut beşeri hevaya uyularak , yoktan ihdas edilme –bir şeydir. Bid’at-ı seyyie denen bu ikinci kısım bütün Müslümanların müşterek kültürleri yani onların birlik ve vahdet vesilesi olan sünnete ters düştüğü için merduddur. Bu çeşit bid’atlar, yani yabancı kültürlere ait unsurlarla ferdi hevadan kaynaklanan unsurlar müstakillik ve müştereklik esasına müstenid ümmet şahsiyetini haleldar edeceği için hiç bir müsamaha tanımaksızın şiddetle reddedilmiştir. (12)
Son otuz- kırk yıl içinde özellikle ülkemizde başta Kur’an ve sünnete aykırı akım ve uygulamaların ortaya konulmaya çalışıldığı görülmektedir. Ehil olmayan kimseler tarafından yapılan Kur’an çevirive yorumları, devre uygun Kur’an yorumları altında, Kur’an ve sünnetin ruhuna aykırı fikirlerin empoze edilmeye çalışılması, dinde reform ve yenilik adı altında yapılan çalışmalar, Peygamber Efendimiz(S.A.V.)in sünnetlerini kaldırmaya yönelik sadece Kur’an hükümlerini kabul etme kisvesi altında yapılan dini tahrip çalışmaları, şeriat ve fıkhın helal kabul ettiği şeylerin haram; haram gösterdiği bazı şeylerin ise helal ve mübah gösterilmesi, hadis ve sünnetler konusunda bilinçli bir karmaşa oluşturma çabaları, indirilmiş Kur’an yerine reformize edilerek yeni bir din ihdas gayretleri, dünyadaki tüm mezhep ve dinleri biraraya getirmek suretiyle yeni bir hanif din oluşturma emelleri bu kapsama dahil edilebilir.
Günümüzde maalesef islam temel inancının, Kur’an ve sünnetle olan temel bağının kopartılarak, batı dünyasında geliştirilen aklı ilkeler baz alınarak ve modernist adı altında yeniden ortaya konulmaya çalışıldığını müşahade ediyoruz.
Yukarıda da ifade ettiğimiz husus “Kur’an’dan başka din kaynağı tanımayız” sloganına dayandırılmakta, bazen de “Hadisleri yeni bir ayıklamaya tabi tutmalı ve sünneti yeniden tanımlamalıyız” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Genel olarak ortaya atılan iddialar ise, günümüzün toplumsal yapısının değiştiği, bu nedenle dinin emir ve yasaklarının da yeniden gözden geçirilmesi gerektiği, Kur’an’dan herkesin rahatlıkla hüküm çıkarabileceği, mezheplerin ve tasavvufun yozlaşmış birer istismar kurumu olduğu ve reddedilmesi gerektiği, şefaat, mucize, evliyanın kerameti, tevessül, miraç, kabir azabı ve benzeri hususlara inanmanın yanlış olduğu şeklindedir.
İşin ilginç yanı ise yukarıda ifade ettiğimiz dinde yeri bulunmayan hurafelerin sonradan islama karıştığı, bunların temizlenerek dinin ilk zaman ki doğru ve temiz haline getirilmesi de bir gerekçe ve kisve olarak kullanılarak, dinde reform çalışmalarına girişilmesidir.
Bakınız Hüseyin Hilmi Işık; ‘Dinde Reformcular’ adlı kitabında reformculara verdiği cevabında neler diyor:
‘...İslam dini ilim üzerine kurulmuştur. Her bakımdan akla uygundur. Kur’an-ı Kerim’de ve hadisi şeriflerde açıkca bildirilmemiş olan şeylerde, akla ve ilme uygun yeni emirler çıkarmak, yani kıyas ve ictihad yapmak, şeriatın ana kaynaklarından biri olur ise de, bunu yapabilmek için herşeyden önce müslüman olmak ve lüzumlu bilgilere malik olmak lazımdır. Dinde reform isteyenler , temel kitaplara dokunmayıp, yalnız cahil halk arasına yerleşmiş olan hurafeleri yoketmeyi düşünüyorlarsa , buna birşey denemez. İslamiyete hizmet etmiş olurlar. Fakat böyle iyi düşündüklerine inanabilmemiz için , önce hakiki ve samimi müslüman olduklarını ispat etmeleri gerekir....
Biz reformcuları dinimize, mezhebimize uymak için zorlamıyoruz.Yalnız müslüman olup olmadıklarını açıkca söylemelerini ve işlerinin özlerine uygun olmasını istiyoruz. Çünkü, islamiyetin belli ve değişmez kanunları vardır. Müslüman olanların bu kanunlara uygun olarak konuşması lazımdır....
Bazıları da, sağlam bir varlık ve birlik elde etmek için dinlazımdır, fakat dini zamana uydurmalı, islamı hurafelerden temizlemeli diyorlar. Halbuki, ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarında hiç bir hurafe yoktur. Din cahilleri arasında hurafeler bulunur.Bunları temizlemek için de , ehl-i sünnet kitaplarını yaymak, gençlere bunları öğretmek lazımdır.’
Konuyla ilgili Bedir Yayınevi’nden de ‘Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bi’datları Tenkit’ adlı bir çalışma yayınlanmış olup, bu kitap serisinin devamı planlanmaktadır. Konusunda uzman, yazar ve araştırmacıların çalışmaları birarada derlenmiştir. Son derece bilgilendirici ve aydınlatıcı bir çalışma olması nedeniyle tavsiye ediyoruz.
Çağımızda özellikle bi’dat uygulamaları son derece artmış olup, bir müslüman olarak görevimiz uyanık olmak, tehlikeli fikir akımlarından haberdar olmak ve bu konuda çevremizi uyarmak olmalıdır.
Görüldüğü gibi bi’dat kapsamında sadece “türbelere mum dikmek, fala,uğursuzluğa vs. inanmak” gibi hususlarla mücadele etmek anlaşılmamalıdır. Bu hususların önemi küçümsenmemekle beraber,üzerinde hassasiyetle durulması gereken husus modernist bid’atçıların halka çağdaşlık ve yenilenme adı altında benimsetmeye çalıştıkları yaklaşım ve akımlardır. Hatta islam büyüklerine, mezhep imamlarına, Sahabeye, hatta pek çok hadis-i şerife açıkça iftira edilmekte ve sadece ortada Kur’an bırakılmaktadır. Geleneksel ehl-i sünnet ve cemaat müslümanlığı, sonradan ortaya çıkmış bir mezhep, fırka ve akım olmadığı unutulmaktadır.
Geçmiş dönemlerden günümüze intikal eden yabancı unsurlardan korunmaya dönük olarak; yüce dinimizin ehliyetli, liyakatli, icazetli, güvenilir alimlerden , öğretmenlerden ve rehberlerden ders alınarak öğrenilmesi gerektiği açık bir husustur.
Diğer yandan; okunacak kaynak eserlerde de muteber, güvenilir ve kamil ulema ve mürşidlerin yazdıkları kitapların esas alınması gerekmektedir. Dinde yeri olmayan ancak daha sonra dini bir vecibe gibi benimsetilmek istenen konulardan ancak bu yolla korunmak mümkün olabilecektir. Ehl-i sünnet vel cemaat yolu işte böyle bir yoldur.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Arafat’ta iken şöyle buyurmuştur.‘.. Bilesiniz! Şurası muhakkak ki mallarınız, kanlarınız birbirinize karşı haramdır, tıpkı şu ayınızın şu belde ve şu gündeki haramlığı gibi. Bilesiniz! (Kıyamet günü) Havz’ın başına hepinizden önce ben geleceğim. Ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftahar edeceğim. Sakın benim yüzümü kara çıkarmayın. Haberiniz olsun! Ben pek çok kimseyi (şefaatimle) ateşten kurtaracağım. Bazı kimseler de benden kurtarılacak (zebaniler onları götüreceklerdir). Ben: ‘EyRabbim! (Zebanilerin benden kaçırdıkları) benim sahabeciklerimdi (Niye cehenneme götürülüyorlar?) diyeceğim. Allah Teala hazretleri şöyle buyuracak; ‘Senden sonra onların neler ihdas ettiklerini sen bilmiyorsun!’ (13)
KAYNAKÇA:(1)Tirmizi(2)el-Enâm, 6/153; İbrahim eş-Şatibî, el-i'tisam, I, 37(3)1045-Ramuz-ul Ehadis.A.Ziyaüddin Gümüşhanevi(4)2788-Ramuz-ul Ehadis.A.Ziyaüddin Gümüşhanevi(5)Ali Mahfuz el-İbda' fi Medarri'l-İbtida', 4.Böl. 423 vd.(6)Nesaî, ez-Zineh, 17; İbn Mace, Tıb, 39(7)Ebu Davud, Tirmizî,İbnu Mâce(8)Fuad Köprülü-Türk-Moğol Şamanizminin Mistik Müslüman TarikatlarÜzerindeki Etkisi.(9)eş-Şûrâ, 42/21(10)Müslim Mişkat, I,51(11)Ahmed; Ebu Davud, Tirmizî; Mişkat, I , 58(12)Kütüb-i Sitte. Cilt 1-sh.185-Akçağ Yay.(13)Kütüb-i Sitte. Cilt 11-sh.398 -Akçağ Yay.
Yalkın Tuncay
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadisinde ‘Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; biri dışında bunlar cehennemliktir’ buyurmaktadır. ‘Kurtulacak olan fırka hangisidir?’ sorusuna da ‘Benim ve ashabımın yolu üzerine olanlar.’ demiştir.(1)
Bu noktada her müslümanın inanç esaslarını temel kaynaklardan öğrenmesi ve dine sonradan sokularak dinin bir esası gibi gösterilen hususlardan kaçınması gerekmektedir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) döneminde islam, mana ve ruhuna en uygun ve surette yaşanmıştır. O dönemde hayatın islami prensipler ve ölçüler dahilinde yaşanması, dinimizin temel değerlerinin hassasiyetle korunması sayesinde gerçekleşmiştir.
O’nun denetim ve terbiyesinde yetişen Sahabe nesli de, yüce dinimizi en güzel biçimde yaşamış ve islami hayata herhangi bir yabancı unsurun girmesine müsaade etmemiştir. Daha sonra Sahabe neslinin eğitiminde yetişen Tabiin de dine yabancı unsurların karışmamasına aynı derecede özen göstermiş ve böylece yüce dinimiz günümüze kadar bizlere düzgün bir şekilde intikal etmiştir.
Günümüzde bid’at kelimesi tam anlamıyla toplumumuzda anlaşılamamış konulardan biridir. Bu konuda farklı yaklaşımlar oluşmakla beraber aşağıda konu hakkında verilecek detaylar, konunun anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
En genel anlamıyla bid’at öncekilere benzemeyen, daha önce yok iken yeni ortaya çıkan ya da çıkarılan manasındadır. Yani , Peygamber Efendimizden (SAV) sonra dinin aslında bulunmayan, bir takım yollarla dine sokulan ve dini bir inançmış gibi ortaya konan ister iyi, ister kötü tüm söz, davranış, fiil ve bu işlemler için kullanılan eşyaların tümü bid’at kapsamına girmektedir.
Tanımlamalarda hurafe kelimesininde bid’at kelimesi ile birlikte sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Bir çok ayet ve hadiste, dini tahripten korumak için bid'at yerilmiştir: "İşte düz olarak benim yolum budur, onu takip ediniz; (başka) yollara sapmayınız ki (o yollar) sizi Allah (CC) yolundan ayırır. İşte size Allah (CC) bunu tavsiye ve emreder ki, çekinesiniz"(2)
‘İsrailoğulları yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim onlardanbir fırka daha fazla(ya) ayrılacak. Onların hiç biri, dini kendi fikirleri ile yorumlayıp Allah’ın (CC) haram ettiğini helal, helalettiğini de haram sayan fırka kadar zararlı olmayacaktır.’ (3)
‘Ümmetimin bozulduğu çağda, sünnetimi ayakta tutan için bir şehit ecri vardır.’ (4)
İslam dininin esasları ile uyuşmayan, hatta kişileri dinden uzaklaştırabilecek bid’at ve hurafeler, farklı farklı tür ve uygulamalar halinde pek çok kesimde ve bölgede görülebilmektedir. Hatta her devirde de bid’at, hurafe ve batıl inanış ve davranışlar, toplumların ortak sorunu olmuş, günümüzde de farklı tezahürlere sahiptir.
Dindarlık adı altında din ile hiç ilgisi olmayan konuların dini esaslar dahilindeymiş gibi gösterilmesi maalesef büyük bir yanılgı ve kabul edilemez bir husustur. Dinin esasları ve uygulamaları Kur’an ve hadisler başta olmak üzere açıklanmış ve her bir konu tek tek ele alınmıştır. Gerçek dindarlık da, ancak dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikat, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve yaşantımızı bu prensipler altında tatbik etmekle mümkün olacaktır.
İslam ulemasının geneline bakıldığında tek bir tarif üzerinde birleşilmediğini görülmektedir. Tanımsal farklılıklar, anlamın genelleştirilmesinden veya dar anlamda anlaşılmasından ya da yorumlanmasından ileri gelmektedir. Dar anlamda ele alınan tanımlamada ‘ Hz. Peygamber (SAV) den sonra ortaya çıkan, din ile ilgili olup, bir ilave veya eksitme mahiyetinde olan şey’ diye ifade edilmiştir. Buna göre her bid’at kötüdür, dini bozar, mücadele etmek gereklidir.
Bir diğer gruba göre ise bid’at Hz. Peygamber’ (SAV) den sonra icad edilen, ortaya çıkan herşeydir. Ancak kötü ve iyi şeklinde kısımlara ayıranlar olmuştur. İyi uygulamaların ise dini bir hüküm olarak addedilmediği taktirde bid’at olarak da tanımlanamayacağı ifade edilmiştir. Ancak daha önce de belirttiğimiz üzere şer’i delillere aykırı herşey ve davranışı da bid’at kapsamında ele alanlar olmuştur.
Dar anlamda düşünülen bid’at tanımındaki sınır, yapılan yeni ya da farklı davranışın din içerisinde var gibi gösterilmesidir. Yapılan işlem ya da uygulama faydalı olabilir. Ancak bu uygulamanın dine katılarak dinsel bir unsur olarak ifade edilmesi yerilerek, bid’at kapsamına alınmıştır.
Yapılan işlemler, hareketler ibadet olsun veya ibadet sayılsın diye yapılırsa bid’at olmaktadır. Çünkü dinimizde ibadetin yeri, şekli, zamanı ve uygulama biçimleri Peygamber Efendimiz (SAV) tarafından net olarak anlatılmış ve kayıt altına alınmıştır. Hiç kimse bunlar üzerinde bir değişiklik yapma hak ve yetkisine sahip değildir. Bu yönüyle dinden sayılan her asılsız şey bid’at kapsamı içine girmektedir. Kurşun dökme, tütsü yapma, nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma bu kapsama örnek verilebilir. Bunlar tıp yönünden bir faydası olmadığı, üstelik batıl inançları devam ettirdiği için haram kılınmıştır. (5)
Peygamberimiz(S.A.V) nazarlık kullanmayı yasaklamış, bu gibi şeyleri üzerinde taşıyan kimselerin bey'atlerini kabul etmemiştir (6)
Bid’at kelimesinin sözlük anlamından hareket ederek, herhangi birşeyin iyi ya da kötü olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.
Diğer bir ifadeyle, din kemale erdikten sonra ortaya çıkan her türlü uygulama ve anlayış “bid’at” kelimesinin sözlük anlamı içine girmekle beraber, bir uygulama ve anlayışın iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu belirlemenin ölçüsünü, onun sözlük anlamı değil, Kur’an ve Sünnet’e uygun olup olmaması, yani kavramsal anlamı belirlemelidir. Yani sözlük anlamıyla sonradan çıkan her şey bid’at sayılsa da reddedilmemiştir.
Başka hadisler de bu bid’at anlayışına imkan tanımaktadır. Zira Ahmed İbnu Hanbel’in Mürsel’inde yer alan birhadis ‘Yeni bir bid’at ihdas eden her kavim onun bir mislini sünnetten kaldırıyor demektir’ buyurmaktadır. Buna göre esas reddedilen bid’at, mevcudu kaldıran bid’attır.
Şu da bir gerçektir ki; Allah’ın (CC) ve Peygamber Efendimizin(S.A.V.)’in emrettiği hususlara aykırı olan şeyler, kötülenen ve sakındırılan bid’at kapsamına girer. Allah’ın (CC) ve Peygamber Efendimizin (S.A.V.)’in genel teşviklerine dahil olan konular ise övülen bid’atlardandır.
Övülen ve teşvik edilen konuların, dinin öngördüğü hususlara aykırı olması düşünülemez. Üstelik PeygamberEfendimiz (S.A.V.) bunların sevap olduğunu hadislerinde bildirmiştir.
Hz.Ömer (R.A.)’ın teravih namazını mescitte farklı cemaatler yerine, tek cemaat halinde kılınmasını sağladıktan sonra, bu uygulamayı “güzel bid’at” olarak nitelemesi de bu görüşü desteklemektedir.
“Benim sünnetime ve benden sonra gelecek olan raşid halifelerin sünnetine sarılın.” (7)
Güzel bid’at, yüce dinimizin gözettiği hedefleri gerçekleştirmeye yönelik olarak sonradan ortaya çıkmış olan her türlü faaliyet şeklinde de ifade edilebilir.
Hadislerin sıhhatini tesbite yarayan hadis usulü, Kur’an ve sünnetten hüküm çıkarma yöntemlerini pratik kurallar şeklinde düzenleyen fıkıh usulü ve islam itikadına aykırı yabancı ve zararlı fikir akımlarını engellemek gayesiyle akli metotlar geliştirerek bize islam düşmanlarıyla ve itikadi bid’at gruplarıyla fikri mücadele etme imkanı veren kelam gibi ilim dallarının geliştirilmesi güzel bid’atlara örnek verilebilir.
Diğer yandan; yerleşim merkezlerinin genişlemesi nedeniyle camilerde okunan ezanın daha geniş çevrelere duyurabilmesi amaçlı teknolojik imkanlardan istifade edilmesi ve daha pek çok dini yaymaya, dini ve sosyal yaşamı daha rahat bir biçimde geliştirme ve yaşamaya dönük faaliyet ve uygulamalar güzel bid’atlara örnek verilebilir.
Kur’an ve sünnete aykırı olan her türlü dini uygulama ve anlayış ise çirkin bid’at olarak tanımlanmaktadır. Türbelere ve kabirlere mum dikmek, ağaçlara ve türbe pencerelerine bez bağlamak, tuz serpmek, merdiven altından geçmenin uğursuzluk getireceğine, nazar boncuğu gibi şeylerin kötülük ve uğursuzluğu giderdiğine inanmak, kurşun döktürmek, gece ev süpürmenin fakirliğe sebep olacağına inanmak, suya para atarak dilek tutmak, kötü diye addedilen bir durum karşısında kulak çekerek tahtaya vurmak gibi örnekler çirkin bid’ata örnek gösterilebilir.
Şüphesiz bu örneklerin çoğu gelenek, görenek ve eski inançlardan gelmektedir. Dinde yerleri bulunmamaktadır. Ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın ehl-i sünnet çizgisinde yer almayan islam anlayış ve iman esaslarına ve sünnetullaha aykırı her türlü akımın çirkin bid’at olarak nitelendirilmesi gerektiği aşikardır.
Sahabe döneminden itibaren muhtelif kavimlerden islamla şereflenen pek çok topluluk; eski inanç, gelenek ve kültürlerini ilk anda tamamiyle bırakamamış, cahiliye dönemi Arabistan’ı da dahil olmak üzere, İran, Hint ve eski Yunan’da görülen bazı anlayış ve uygulamaları da beraberlerinde islam toplumuna taşımışlardır. Bu uygulamalara bir de Peygamber Efendimiz (S.A.V.) döneminde bulunmayan farklı anlayış ve uygulamalar da dahil edilmiş ve bir kısım müslüman topluluklar üzerinde olumsuz etkiler oluşturmaya başlamıştır.
Görülmektedir ki bir çok bid’at; adet, gelenek ve göreneklere bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalarda; Brahmacılık,İrancılık, Neo-Platonculuk, Hristiyanlık gibi bir çok dış etkenin islam üzerindeki etkileri incelemeye tabi tutulmuştur. Diğer yandanTürk-Moğol şamanizminin bazı mistik tarikatlar üzerindeki etkileri üzerine de çalışmalar yapılmıştır. (8)
Şamanistik ögelerin dini törenler içerisine katılması, bid’atta varılabilecek noktaları göstermesi açısından da ilgi çekicidir.
Özetle, Kur’an ve sünnette yer alan herhangi bir ilke ile çatışma halinde olan her türlü uygulama ve anlayış çirkin bid’at olarak ele alınması gereken hususlardır. Ashab-ı kiram ve gerçek din alimleri bu hususta yüzyıllardır mücadele vermiş olup, bugün de bu mücadele sürmektedir. Ancak mücadele konusunda istenilen noktaya gelinememesinin temel nedenleri içinde, cehalet, adet, gelenek göreneklere bağlılık olması ve bu uygulamaların dini bir unsur gibi algılanması, istismarlar ve çıkar hesapları, dini yanlış anlama ve anlatma gibi faktörler sayılabilir.
İnsan, fıtratı gereği inanma ihtiyacı içerisindedir. Bu durum özellikle bela, musibet, felaket, hastalık ve sıkıntı anında sığınacak bir merci ve başvuracak bir çare aramasına neden olmaktadır. İnsanın bu temel ihtiyacını bilen bazı kişiler bunlardan istifade ve karşılığında da menfaat sağlamaya çalışmaktadırlar. Bu amaçla da din adı altında yanlış uygulamalar ile müslümanları kandırarak insanlığa ve yüce dinimize zarar verebilmektedirler.
Bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Yoksa Allah'ın izin vermediği bir dini onlara sunan ortaklar mı var?" (9) Bu âyet-i kerimede Allah, dini ve dini hükümleri ancak kendi vazedeceğini, başkasının, hak dine bir şey katmaya hakkı olmadığını ifade buyurmaktadır.
Allah'ın Resulü (S.A.V.) bir hutbesinin sonunda şu sözleri söylemişlerdir: "Sözün en hayırlısı Allah'ın kitabıdır; yolun en hayırlısı Muhammed'in (S.A.V.)yoludur. İşlerin kötüsü sonradan çıkanlardır (yani bid'atlardır). Her bid'at sapıklıktır" (10)
Bir başka hadis de şöyledir: "Size Allah'tan korkmayı (takvayı), Habeşli bir köle de olsa Allah yolunda yürüdüğü müddetçe -başkanınıza-itaat edip sözünü dinlemeyi tavsiye ederim. Çünkü içinizden benden sonra yaşayanlar çok ihtilaf (anlaşmazlık) görecekler. Size benim sünnetim, ergin ve doğru yolda halifelerimin sünneti gereklidir. Bunlara sımsıkı sarılınız ve hiç bırakmayınız. Sonradan çıkan işlerden (bid'atlardan) kaçının dinde her sonradan ortaya çıkan bid'attır. Her bid'at sapıklıktır" (11)
Özetle belirtmek gerekirse; bir bid’at, ya dine muvafık ve bir ihtiyacı karşılayan bir şeydir ki, bu bid’at-ı hasene adı altında tahsin edilmiş, güzel bulunmuştur; veya bir ihtiyacı karşılamayan, daha önce zaten mevcut bir şeyi kaldırarak yerine geçecek olan –bir başka kültürden alınma, yahut beşeri hevaya uyularak , yoktan ihdas edilme –bir şeydir. Bid’at-ı seyyie denen bu ikinci kısım bütün Müslümanların müşterek kültürleri yani onların birlik ve vahdet vesilesi olan sünnete ters düştüğü için merduddur. Bu çeşit bid’atlar, yani yabancı kültürlere ait unsurlarla ferdi hevadan kaynaklanan unsurlar müstakillik ve müştereklik esasına müstenid ümmet şahsiyetini haleldar edeceği için hiç bir müsamaha tanımaksızın şiddetle reddedilmiştir. (12)
Son otuz- kırk yıl içinde özellikle ülkemizde başta Kur’an ve sünnete aykırı akım ve uygulamaların ortaya konulmaya çalışıldığı görülmektedir. Ehil olmayan kimseler tarafından yapılan Kur’an çevirive yorumları, devre uygun Kur’an yorumları altında, Kur’an ve sünnetin ruhuna aykırı fikirlerin empoze edilmeye çalışılması, dinde reform ve yenilik adı altında yapılan çalışmalar, Peygamber Efendimiz(S.A.V.)in sünnetlerini kaldırmaya yönelik sadece Kur’an hükümlerini kabul etme kisvesi altında yapılan dini tahrip çalışmaları, şeriat ve fıkhın helal kabul ettiği şeylerin haram; haram gösterdiği bazı şeylerin ise helal ve mübah gösterilmesi, hadis ve sünnetler konusunda bilinçli bir karmaşa oluşturma çabaları, indirilmiş Kur’an yerine reformize edilerek yeni bir din ihdas gayretleri, dünyadaki tüm mezhep ve dinleri biraraya getirmek suretiyle yeni bir hanif din oluşturma emelleri bu kapsama dahil edilebilir.
Günümüzde maalesef islam temel inancının, Kur’an ve sünnetle olan temel bağının kopartılarak, batı dünyasında geliştirilen aklı ilkeler baz alınarak ve modernist adı altında yeniden ortaya konulmaya çalışıldığını müşahade ediyoruz.
Yukarıda da ifade ettiğimiz husus “Kur’an’dan başka din kaynağı tanımayız” sloganına dayandırılmakta, bazen de “Hadisleri yeni bir ayıklamaya tabi tutmalı ve sünneti yeniden tanımlamalıyız” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Genel olarak ortaya atılan iddialar ise, günümüzün toplumsal yapısının değiştiği, bu nedenle dinin emir ve yasaklarının da yeniden gözden geçirilmesi gerektiği, Kur’an’dan herkesin rahatlıkla hüküm çıkarabileceği, mezheplerin ve tasavvufun yozlaşmış birer istismar kurumu olduğu ve reddedilmesi gerektiği, şefaat, mucize, evliyanın kerameti, tevessül, miraç, kabir azabı ve benzeri hususlara inanmanın yanlış olduğu şeklindedir.
İşin ilginç yanı ise yukarıda ifade ettiğimiz dinde yeri bulunmayan hurafelerin sonradan islama karıştığı, bunların temizlenerek dinin ilk zaman ki doğru ve temiz haline getirilmesi de bir gerekçe ve kisve olarak kullanılarak, dinde reform çalışmalarına girişilmesidir.
Bakınız Hüseyin Hilmi Işık; ‘Dinde Reformcular’ adlı kitabında reformculara verdiği cevabında neler diyor:
‘...İslam dini ilim üzerine kurulmuştur. Her bakımdan akla uygundur. Kur’an-ı Kerim’de ve hadisi şeriflerde açıkca bildirilmemiş olan şeylerde, akla ve ilme uygun yeni emirler çıkarmak, yani kıyas ve ictihad yapmak, şeriatın ana kaynaklarından biri olur ise de, bunu yapabilmek için herşeyden önce müslüman olmak ve lüzumlu bilgilere malik olmak lazımdır. Dinde reform isteyenler , temel kitaplara dokunmayıp, yalnız cahil halk arasına yerleşmiş olan hurafeleri yoketmeyi düşünüyorlarsa , buna birşey denemez. İslamiyete hizmet etmiş olurlar. Fakat böyle iyi düşündüklerine inanabilmemiz için , önce hakiki ve samimi müslüman olduklarını ispat etmeleri gerekir....
Biz reformcuları dinimize, mezhebimize uymak için zorlamıyoruz.Yalnız müslüman olup olmadıklarını açıkca söylemelerini ve işlerinin özlerine uygun olmasını istiyoruz. Çünkü, islamiyetin belli ve değişmez kanunları vardır. Müslüman olanların bu kanunlara uygun olarak konuşması lazımdır....
Bazıları da, sağlam bir varlık ve birlik elde etmek için dinlazımdır, fakat dini zamana uydurmalı, islamı hurafelerden temizlemeli diyorlar. Halbuki, ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarında hiç bir hurafe yoktur. Din cahilleri arasında hurafeler bulunur.Bunları temizlemek için de , ehl-i sünnet kitaplarını yaymak, gençlere bunları öğretmek lazımdır.’
Konuyla ilgili Bedir Yayınevi’nden de ‘Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bi’datları Tenkit’ adlı bir çalışma yayınlanmış olup, bu kitap serisinin devamı planlanmaktadır. Konusunda uzman, yazar ve araştırmacıların çalışmaları birarada derlenmiştir. Son derece bilgilendirici ve aydınlatıcı bir çalışma olması nedeniyle tavsiye ediyoruz.
Çağımızda özellikle bi’dat uygulamaları son derece artmış olup, bir müslüman olarak görevimiz uyanık olmak, tehlikeli fikir akımlarından haberdar olmak ve bu konuda çevremizi uyarmak olmalıdır.
Görüldüğü gibi bi’dat kapsamında sadece “türbelere mum dikmek, fala,uğursuzluğa vs. inanmak” gibi hususlarla mücadele etmek anlaşılmamalıdır. Bu hususların önemi küçümsenmemekle beraber,üzerinde hassasiyetle durulması gereken husus modernist bid’atçıların halka çağdaşlık ve yenilenme adı altında benimsetmeye çalıştıkları yaklaşım ve akımlardır. Hatta islam büyüklerine, mezhep imamlarına, Sahabeye, hatta pek çok hadis-i şerife açıkça iftira edilmekte ve sadece ortada Kur’an bırakılmaktadır. Geleneksel ehl-i sünnet ve cemaat müslümanlığı, sonradan ortaya çıkmış bir mezhep, fırka ve akım olmadığı unutulmaktadır.
Geçmiş dönemlerden günümüze intikal eden yabancı unsurlardan korunmaya dönük olarak; yüce dinimizin ehliyetli, liyakatli, icazetli, güvenilir alimlerden , öğretmenlerden ve rehberlerden ders alınarak öğrenilmesi gerektiği açık bir husustur.
Diğer yandan; okunacak kaynak eserlerde de muteber, güvenilir ve kamil ulema ve mürşidlerin yazdıkları kitapların esas alınması gerekmektedir. Dinde yeri olmayan ancak daha sonra dini bir vecibe gibi benimsetilmek istenen konulardan ancak bu yolla korunmak mümkün olabilecektir. Ehl-i sünnet vel cemaat yolu işte böyle bir yoldur.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Arafat’ta iken şöyle buyurmuştur.‘.. Bilesiniz! Şurası muhakkak ki mallarınız, kanlarınız birbirinize karşı haramdır, tıpkı şu ayınızın şu belde ve şu gündeki haramlığı gibi. Bilesiniz! (Kıyamet günü) Havz’ın başına hepinizden önce ben geleceğim. Ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftahar edeceğim. Sakın benim yüzümü kara çıkarmayın. Haberiniz olsun! Ben pek çok kimseyi (şefaatimle) ateşten kurtaracağım. Bazı kimseler de benden kurtarılacak (zebaniler onları götüreceklerdir). Ben: ‘EyRabbim! (Zebanilerin benden kaçırdıkları) benim sahabeciklerimdi (Niye cehenneme götürülüyorlar?) diyeceğim. Allah Teala hazretleri şöyle buyuracak; ‘Senden sonra onların neler ihdas ettiklerini sen bilmiyorsun!’ (13)
KAYNAKÇA:(1)Tirmizi(2)el-Enâm, 6/153; İbrahim eş-Şatibî, el-i'tisam, I, 37(3)1045-Ramuz-ul Ehadis.A.Ziyaüddin Gümüşhanevi(4)2788-Ramuz-ul Ehadis.A.Ziyaüddin Gümüşhanevi(5)Ali Mahfuz el-İbda' fi Medarri'l-İbtida', 4.Böl. 423 vd.(6)Nesaî, ez-Zineh, 17; İbn Mace, Tıb, 39(7)Ebu Davud, Tirmizî,İbnu Mâce(8)Fuad Köprülü-Türk-Moğol Şamanizminin Mistik Müslüman TarikatlarÜzerindeki Etkisi.(9)eş-Şûrâ, 42/21(10)Müslim Mişkat, I,51(11)Ahmed; Ebu Davud, Tirmizî; Mişkat, I , 58(12)Kütüb-i Sitte. Cilt 1-sh.185-Akçağ Yay.(13)Kütüb-i Sitte. Cilt 11-sh.398 -Akçağ Yay.
Yalkın Tuncay
MANEVİ KANSER- TOPLUMSAL GAFLET
Gününü gün etme felsefesi: Gaflet
Gaflet hali, bireyin, Allah ve ahiretin varlığından habersiz olması ya da bu konuda bilgisi olduğu halde, bu bilginin gerektirdiği şuur ve sorumluluğu göstermemesi, kayıtsız ve duyarsız bir tavır takınmasıdır. Gaflet durumu inanan kimseler için kısa süreli, geçici bir unutma hali ya da dalgınlık halinde olabildiği gibi, kimi zaman da Allah'a iman etmeyen ya da O'na ortak koşanlarda olduğu gibi yaşamının bütününü kaplayacak biçimde olabilmektedir.
Pek çok insan maalesef, yaratılma, dünyaya gelme amaçlarını düşünmeden boş işlerle uğraşarak sonsuz geleceğini heba etmekte, sadece yaşadığı anın tadını ve zevkini çıkarma arzusu duymaktadır. Ölümü bir nihayet ve bitim olarak algılamakta ve gününü gün etme sevdasına dalmaktadır. Ölümün yeni ve sonsuza açılan bir başlangıç olduğunun bilincinde değildir.
"Oraya atıldıkları zaman, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Nerede ise öfkesinden paralanacak! İçine her bir topluluğun atılmasında, bekçileri onlara: ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar." (Mülk Suresi, 7-8)"
İnkar edenler, keşke müslüman olsaydık temennisinde bulunacaklardır. Bırak onları yesinler, zevk alsınlar; ümit onları avundursun; ileride öğrenecekler." (Hicr Suresi, 2-3)
Maalesef, modern hayatın insanlığa sunmuş olduğu kolaylıklar, imkanlar, konfor ve refah seviyesine rağmen insanoğlu, buhranlar anaforunda çırpınmaktadır.
Allah, insanı fıtraten iki tür gıdaya muhtaç olarak yaratmıştır. Birincisi bedeni ihtiyaçlar diyebileceğimiz, diğer canlılarda da olan yeme içme, uyku gibi ihtiyaçlardır. Diğeri ise ruhi ihtiyaçlar diye sınıflandıracağımız, inanmak, sevmek-sevilmek gibi manevi türdeki ihtiyaçlardır.
Modern yaşam insanı; ev, iş, tatil cenderisine sıkıştırmış, adeta programlanmış bir robot konumuna getirmiştir. Ruhun gıdası olan maneviyatı, manevi değerleri göz ardı eden bu yaklaşım, insanı adeta -eski insanların tabiriyle- ‘meyyit-i müteharrik’ yani ‘yürüyen ölüler’ haline getirmiştir. Maneviyat ehli, gafleti ‘manevi kansere’ benzetir. Tedavi edilmez ise kişinin ve toplumun manevi hayatını sona erdirir ve tamamen benmerkezci, fırsatçı, egoist ve saldırgan bir karaktere dönüşerek salgın hatalık gibi bütün topluma yayılır. Arzuların tavanı yoktur!
Hiç bir ekonomik kriter insanı tek başına mutlu kılmaya yetmez. Aksine ruhen tekamülünü tamamlayamayan insanlardan oluşmuş toplumlar, histeri nöbetine tutulmuş bir insan gibi sadece şahsi menfaat konusunda hassasiyet gösterir hale gelir. Çünkü insan, manen tatmin olmaz ise yani kanaat duygusu gelişmezse, sürekli daha fazlasını isteyecek ve bu isteklerde hiçbir kıstası dikkate almayacaktır. Onun için evliyaullah ‘nefsin tavanı yoktur’ buyurarak, bu husustaki büyük tehlikeye dikkat çekmişlerdir.
Öte yandan yarattığı kullardaki zafiyet noktalarını çok iyi bilen Hz. Allah (cc): "Kalpler ancak Allah'ı zikir ile tatmin olur." (Ra’d;28) buyurarak, hakiki çözüm yollarını ve reçeteleri kullarına bildirmektedir. Bugün en fazla suç oranının gelişmiş ülkeler diye ifade edilen Batı ülkelerinde olması ve en fazla intihar vakasına zengin, maddi imkanlar açısından herhangi bir sıkıntısı olmayan insanlar arasında rastlanması, ibret verici bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.
Modern insanın hastalıkları
Gaflet, Allah'ı ve ahiret gününü unutmuş insanları çepeçevre sarmış sinsi bir hastalık gibidir. Bu, insanın zihnini uyuşturan, aklını örten bir hastalıktır. Bu uyuşukluk ve şuursuzluk içinde insan, kendisini kuşatan ve bekleyen gerçeklerin farkına varamaz. Bu nedenle gaflet halindeki insanlar görebilme, duyabilme gibi duyulara sahip olmalarına rağmen, gördüklerini ve duyduklarını değerlendirme, muhakeme etme yeteneğini kaybetmişlerdir. Çünkü kendilerini saran gaflet akıllarını örtmüştür. Gaflet içindeki insanlar tüm zamanlarını nefislerinin sınırsız isteklerini tatmin etmek için sarf ederler, başka bir şey düşünmezler. İstek ve tutkularını, tüm benliklerini adadıkları birer ‘ilah’ edinmişlerdir. Onların durumu Kur’an'da şöyle bildirilir: “Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar.” (Furkan Suresi, 43-44)
Modern yaşam insanın iç dünyasını, çevreyi ve dışımızdaki canlıları ihmal etmiş, bunun tabii bir neticesi olarak da insanlarda kalp gibi, ülser gibi strese bağlı hastalıklarda patlama yaşanmıştır. Ruhen gelişimini tamamlayamamış, bu sebeple insani münasebetleri fayda-çıkar mertebesine indirmiş bir toplumda, en fazla ahlaki değerler çöküntüye maruz kalmaktadır. İnsanlar arasında geçimsizlik ve hoşgörüsüzlük artmakta, bu müessif durum da en başta toplumun en küçük yapı taşı diye tarif edilen aile mefhumunu tahrip etmekte, boşanma vakalarında ciddi artışlar olmaktadır.
Bir zamanlar huzur vardı. Atalarımızın kıt kanaat imkanlar içerisinde yaptıkları ve ruhen ulaştıkları kıvam, dost-düşman herkesin malumudur. Bu nedenle müslüman ve mübarek ecdadımız ‘kanaat bitmez tükenmez hazinedir’ demişler, karınlarını helalinden az gıdayla doyurmuşlar ve kalplerini de nur pınarlarından sulayarak dünyanın ve çevrenin kasvetinden, sıkıntılarından ruhlarını kurtarmışlardır. Hatta bu konuyla alakalı meşhur bir özdeyiş vardır. Eskilerden nüktedan bir zat ahbaplarına şöyle seslenirmiş. ‘Kardeşim eskiden kuvve-i maneviye vardı kale gibi sağlam idi, şimdi bir moral çıktı ikide bir bozuluyor!’
İnsan, ölmeden önce kendini hesaba çekmeli, dünyaya gönderilişindeki hikmet ve gayeyi araştırmalı, dolayısıyla kalbi ve ruhi ihtiyaçlarını Hz. Allah’ın gösterdiği şekilde gidermelidir. Aksi takdirde ne yaşanan manevi çöküşe engel olunabilir, ne de toplumsal bunalım ve yozlaşmaya. Manevi boşluğumuzu nasıl doldururuz?
Hiç bir maddi refah ve teknolojik gelişme, tek başına insanı mutlu etmeye yetmez. Atalarımızın da dediği gibi maneviyat kişinin bünyesi gibidir, maddiyat ise gölgesi gibidir. Nasıl ki bünye olmadan gölge olamaz ise, maneviyat olmadan da maddiyat olmaz. Yani maneviyatsız maddiyat kişiye saadet veremez.Her bir yeni gün, kişi için bir kazanç, istifade günü olmalıdır. Gaflet ile geçirilen bir an bile kişinin sonsuz yaşamda büyük kayıplar yaşamasına sebep olacaktır. Peygamber Efendimiz (sav), kızı Fatıma (r.anha) okuması için aşağıdaki duayı öğretiyor: “Ya Hayyu, Ya Kayyum! Rahmetinden medet umarım. Bütün halimi düzelt. Beni göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa, nefsimle başbaşa bırakma.” (Nesai, Bezzar, Hakim)
Gafil insan
Gaflet içindeki insanların çoğu, Allah'ın varlığını bilmekle beraber, O'na kesin bir bilgiyle iman etmez ve teslim olmazlar. Bu nedenle yaşamda karşılaştıkları tüm zorluklarda, tevekkül edemezler, olaylardan acı duyarak karamsar ve mutsuz olurlar. Gaflet içindeki insanların zihinleri, hayaller ve hatıralarla yoğun bir şekilde meşguldür. Herşeyden ötesi de ahiret günü, cennet ve cehennem gibi önemli gerçekleri göz ardı ederler. Allah ile sanki irtibatları yokmuş gibi davranırlar. Gafil insan, gerçekleri algılamak yerine oluşturduğu hayallerle zamanını geçirir.
Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetinde örnekleri aktarılan gerçek imandan, mümin özelliklerinden tamamen uzak ve habersizdirler. Onların bu durumu Kur’an'da şöyle bildirilmektedir:“Ne zaman onlara: ‘Allah'ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara; 170) “Onlara; ‘Allah'ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, derler ki; ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.’ Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?” (Lokman; 21)
Ayetlerde açıkça bildirildiği gibi, bu insanlar Allah'ın emir ve yasaklarını Kuran'da emredildiği şekilde uygulamazlar. Atalarının izinden giderler. Ayetlerden bu tür kimselerin, doğru yoldan sapmış, şeytanın peşine düşmüş ve cehennem azabına doğru sürüklenen kimseler oldukları anlaşılmaktadır. ‘
Hak Din’ diye yoldan sapanlar
Bu insanlar atalarının dinini Allah'ın dinine, geleneklerini Allah'ın Kitabı olan Kuran'a tercih ettikleri için büyük bir şirk içindedirler. Bağnazlık ve taassupları, enaniyet ve akılsızlıkları nedeniyle şeytan bu kişileri dinlerinde yanıltmış, onların doğru yolları üzerine oturmuş ve İslam adına çarpık bir din anlayışı benimsemelerine neden olmuştur. Gaflete kapılmak, helake sürüklenmenin ana sebeplerinden biridir.
Gaflet içindeki insan, herşeyin yolunda olduğunu, yaşam tarzının en uygun biçimde olduğu rahatlığını duyarak, toz pembe bir hayat yaşadığını zannına kapılabilir. Herşeyin bilinç ve şuurunda olduğunu ve herşeyi doğru yaptığını düşünmesi, bunun en bariz göstergesidir. Ancak bu gaflet durumu, ahiret günü Allah'ın huzurunda sona erecektir."Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir." (Kaf; 22)
Bu durumda insan, gaflet halinin bulunduğu tozpembe dünya hayatında sürekli yüz çevirdiği, inanmamakta direndiği gerçekleri, açıkça görmeye başlayacaktır. Daha önce kendisine haber verilen, ancak hiç inanmadığı ve dikkate almadığı cehennem azabı ile karşılaşır. O gün yok olmayı ya da dünya hayatına dönüp Allah rızasını kazanacak şekilde yaşamayı ister. Ancak, kendisi için sonsuz cehennem halkı arasında olmaktan ve sonsuz bir azaptan başka, 'varılıp karar kılınacak bir yer bulunmaz. Kuran'da kıyamet günü ve hiçbir yere kaçışın olamayacağının bildirildiği ayetler şöyledir:Ama göz 'kamaşıp da kaydığı,' Ay karardığı, Güneş ve Ay birleştirildiği zaman; insan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbinin katıdır. (Kıyamet Suresi, 7-12)
Çözüm dedir? Bu nedenle inanmayan ve inkar edenlerin büyük bir korku, çaresizlik ve pişmanlık yaşayacağı kıyamet günüyle karşılaşmadan önce, her insanın içinde bulunduğu durum ve şartları bir kez daha gözden geçirerek, değerlendirme yapması, kendi durumunu samimi bir şekilde gözden geçirmesi şarttır. Şuuru kapatarak, insanı hayvanlardan aşağı bir canlı türüne dönüştüren gaflet belasına karşı, samimi bir kalple Allah'a yönelmek, sürekli Allah'ı anmak ve Rabbimizin gönderdiği Kitap olan Kuran'a tam tabi olmak gerekir.
Gaflette bulunmadığını ve gaflete düşme ihtimalinin bulunmadığını düşünerek kendini bu durumdan uzak görmek yapılabilecek en büyük hatalardandır. Çünkü bu durum kişinin gaflet hastalığına her an yakalanabileceğinin bir göstergesidir. Şeytan hiç durmadan, en küçük fırsatı bile değerlendirmekten kaçınmayarak, insanı gafletin içine sokmaya ve kendisiyle birlikte cehenneme sürüklemeye çalışmaktadır.
İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanın peşine düşer. Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 3-4)
Görülmektedir ki gaflet, her insanı hiçbir ortam ve şart gözetmeden, şeytanın ve nefsin telkinleriyle sarıp kuşatmaya çalışmaktadır. Her an şeytan ve nefs boş durmadan kişiyi gaflete yöneltmeye ve doğrulardan uzaklaştırmaya çalışır. Ancak gaflet yalnızca gaflet içinde kalmak isteyenlerin peşini bırakmaz. Gaflet içinde kalmaya, şeytanın dostu olmaya razı olmayan vicdanlı kimseler için ise kurtuluş yolu her zaman açıktır.
Allah gafletten kurtulmanın yollarını Kuran'da ayrıntılı olarak bildirmiştir. Allah'ı sürekli anmak, O'na yönelmek, O'ndan korkup gazabından sakınmak ve her an O'nun rızasını aramak gafleti yok eder, insanı üstün bir şuura, akla ve imana kavuşturur. O halde, samimi bir biçimde Allah'a yönelip dönen bir kimse hiçbir şey için geç kalmış değildir. Kalplerin Allah’ı anmakla huzura kavuşacağı bilgisi de gafletten kurtuluşun en has çaresi olmalıdır.“Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şüphesiz O da, (Kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır.” (İsra Suresi, 25)
“İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar.” (Enbiya Suresi, 1-2)
Yalkın Tuncay
Gaflet hali, bireyin, Allah ve ahiretin varlığından habersiz olması ya da bu konuda bilgisi olduğu halde, bu bilginin gerektirdiği şuur ve sorumluluğu göstermemesi, kayıtsız ve duyarsız bir tavır takınmasıdır. Gaflet durumu inanan kimseler için kısa süreli, geçici bir unutma hali ya da dalgınlık halinde olabildiği gibi, kimi zaman da Allah'a iman etmeyen ya da O'na ortak koşanlarda olduğu gibi yaşamının bütününü kaplayacak biçimde olabilmektedir.
Pek çok insan maalesef, yaratılma, dünyaya gelme amaçlarını düşünmeden boş işlerle uğraşarak sonsuz geleceğini heba etmekte, sadece yaşadığı anın tadını ve zevkini çıkarma arzusu duymaktadır. Ölümü bir nihayet ve bitim olarak algılamakta ve gününü gün etme sevdasına dalmaktadır. Ölümün yeni ve sonsuza açılan bir başlangıç olduğunun bilincinde değildir.
"Oraya atıldıkları zaman, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Nerede ise öfkesinden paralanacak! İçine her bir topluluğun atılmasında, bekçileri onlara: ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar." (Mülk Suresi, 7-8)"
İnkar edenler, keşke müslüman olsaydık temennisinde bulunacaklardır. Bırak onları yesinler, zevk alsınlar; ümit onları avundursun; ileride öğrenecekler." (Hicr Suresi, 2-3)
Maalesef, modern hayatın insanlığa sunmuş olduğu kolaylıklar, imkanlar, konfor ve refah seviyesine rağmen insanoğlu, buhranlar anaforunda çırpınmaktadır.
Allah, insanı fıtraten iki tür gıdaya muhtaç olarak yaratmıştır. Birincisi bedeni ihtiyaçlar diyebileceğimiz, diğer canlılarda da olan yeme içme, uyku gibi ihtiyaçlardır. Diğeri ise ruhi ihtiyaçlar diye sınıflandıracağımız, inanmak, sevmek-sevilmek gibi manevi türdeki ihtiyaçlardır.
Modern yaşam insanı; ev, iş, tatil cenderisine sıkıştırmış, adeta programlanmış bir robot konumuna getirmiştir. Ruhun gıdası olan maneviyatı, manevi değerleri göz ardı eden bu yaklaşım, insanı adeta -eski insanların tabiriyle- ‘meyyit-i müteharrik’ yani ‘yürüyen ölüler’ haline getirmiştir. Maneviyat ehli, gafleti ‘manevi kansere’ benzetir. Tedavi edilmez ise kişinin ve toplumun manevi hayatını sona erdirir ve tamamen benmerkezci, fırsatçı, egoist ve saldırgan bir karaktere dönüşerek salgın hatalık gibi bütün topluma yayılır. Arzuların tavanı yoktur!
Hiç bir ekonomik kriter insanı tek başına mutlu kılmaya yetmez. Aksine ruhen tekamülünü tamamlayamayan insanlardan oluşmuş toplumlar, histeri nöbetine tutulmuş bir insan gibi sadece şahsi menfaat konusunda hassasiyet gösterir hale gelir. Çünkü insan, manen tatmin olmaz ise yani kanaat duygusu gelişmezse, sürekli daha fazlasını isteyecek ve bu isteklerde hiçbir kıstası dikkate almayacaktır. Onun için evliyaullah ‘nefsin tavanı yoktur’ buyurarak, bu husustaki büyük tehlikeye dikkat çekmişlerdir.
Öte yandan yarattığı kullardaki zafiyet noktalarını çok iyi bilen Hz. Allah (cc): "Kalpler ancak Allah'ı zikir ile tatmin olur." (Ra’d;28) buyurarak, hakiki çözüm yollarını ve reçeteleri kullarına bildirmektedir. Bugün en fazla suç oranının gelişmiş ülkeler diye ifade edilen Batı ülkelerinde olması ve en fazla intihar vakasına zengin, maddi imkanlar açısından herhangi bir sıkıntısı olmayan insanlar arasında rastlanması, ibret verici bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.
Modern insanın hastalıkları
Gaflet, Allah'ı ve ahiret gününü unutmuş insanları çepeçevre sarmış sinsi bir hastalık gibidir. Bu, insanın zihnini uyuşturan, aklını örten bir hastalıktır. Bu uyuşukluk ve şuursuzluk içinde insan, kendisini kuşatan ve bekleyen gerçeklerin farkına varamaz. Bu nedenle gaflet halindeki insanlar görebilme, duyabilme gibi duyulara sahip olmalarına rağmen, gördüklerini ve duyduklarını değerlendirme, muhakeme etme yeteneğini kaybetmişlerdir. Çünkü kendilerini saran gaflet akıllarını örtmüştür. Gaflet içindeki insanlar tüm zamanlarını nefislerinin sınırsız isteklerini tatmin etmek için sarf ederler, başka bir şey düşünmezler. İstek ve tutkularını, tüm benliklerini adadıkları birer ‘ilah’ edinmişlerdir. Onların durumu Kur’an'da şöyle bildirilir: “Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar.” (Furkan Suresi, 43-44)
Modern yaşam insanın iç dünyasını, çevreyi ve dışımızdaki canlıları ihmal etmiş, bunun tabii bir neticesi olarak da insanlarda kalp gibi, ülser gibi strese bağlı hastalıklarda patlama yaşanmıştır. Ruhen gelişimini tamamlayamamış, bu sebeple insani münasebetleri fayda-çıkar mertebesine indirmiş bir toplumda, en fazla ahlaki değerler çöküntüye maruz kalmaktadır. İnsanlar arasında geçimsizlik ve hoşgörüsüzlük artmakta, bu müessif durum da en başta toplumun en küçük yapı taşı diye tarif edilen aile mefhumunu tahrip etmekte, boşanma vakalarında ciddi artışlar olmaktadır.
Bir zamanlar huzur vardı. Atalarımızın kıt kanaat imkanlar içerisinde yaptıkları ve ruhen ulaştıkları kıvam, dost-düşman herkesin malumudur. Bu nedenle müslüman ve mübarek ecdadımız ‘kanaat bitmez tükenmez hazinedir’ demişler, karınlarını helalinden az gıdayla doyurmuşlar ve kalplerini de nur pınarlarından sulayarak dünyanın ve çevrenin kasvetinden, sıkıntılarından ruhlarını kurtarmışlardır. Hatta bu konuyla alakalı meşhur bir özdeyiş vardır. Eskilerden nüktedan bir zat ahbaplarına şöyle seslenirmiş. ‘Kardeşim eskiden kuvve-i maneviye vardı kale gibi sağlam idi, şimdi bir moral çıktı ikide bir bozuluyor!’
İnsan, ölmeden önce kendini hesaba çekmeli, dünyaya gönderilişindeki hikmet ve gayeyi araştırmalı, dolayısıyla kalbi ve ruhi ihtiyaçlarını Hz. Allah’ın gösterdiği şekilde gidermelidir. Aksi takdirde ne yaşanan manevi çöküşe engel olunabilir, ne de toplumsal bunalım ve yozlaşmaya. Manevi boşluğumuzu nasıl doldururuz?
Hiç bir maddi refah ve teknolojik gelişme, tek başına insanı mutlu etmeye yetmez. Atalarımızın da dediği gibi maneviyat kişinin bünyesi gibidir, maddiyat ise gölgesi gibidir. Nasıl ki bünye olmadan gölge olamaz ise, maneviyat olmadan da maddiyat olmaz. Yani maneviyatsız maddiyat kişiye saadet veremez.Her bir yeni gün, kişi için bir kazanç, istifade günü olmalıdır. Gaflet ile geçirilen bir an bile kişinin sonsuz yaşamda büyük kayıplar yaşamasına sebep olacaktır. Peygamber Efendimiz (sav), kızı Fatıma (r.anha) okuması için aşağıdaki duayı öğretiyor: “Ya Hayyu, Ya Kayyum! Rahmetinden medet umarım. Bütün halimi düzelt. Beni göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa, nefsimle başbaşa bırakma.” (Nesai, Bezzar, Hakim)
Gafil insan
Gaflet içindeki insanların çoğu, Allah'ın varlığını bilmekle beraber, O'na kesin bir bilgiyle iman etmez ve teslim olmazlar. Bu nedenle yaşamda karşılaştıkları tüm zorluklarda, tevekkül edemezler, olaylardan acı duyarak karamsar ve mutsuz olurlar. Gaflet içindeki insanların zihinleri, hayaller ve hatıralarla yoğun bir şekilde meşguldür. Herşeyden ötesi de ahiret günü, cennet ve cehennem gibi önemli gerçekleri göz ardı ederler. Allah ile sanki irtibatları yokmuş gibi davranırlar. Gafil insan, gerçekleri algılamak yerine oluşturduğu hayallerle zamanını geçirir.
Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetinde örnekleri aktarılan gerçek imandan, mümin özelliklerinden tamamen uzak ve habersizdirler. Onların bu durumu Kur’an'da şöyle bildirilmektedir:“Ne zaman onlara: ‘Allah'ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” (Bakara; 170) “Onlara; ‘Allah'ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, derler ki; ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.’ Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?” (Lokman; 21)
Ayetlerde açıkça bildirildiği gibi, bu insanlar Allah'ın emir ve yasaklarını Kuran'da emredildiği şekilde uygulamazlar. Atalarının izinden giderler. Ayetlerden bu tür kimselerin, doğru yoldan sapmış, şeytanın peşine düşmüş ve cehennem azabına doğru sürüklenen kimseler oldukları anlaşılmaktadır. ‘
Hak Din’ diye yoldan sapanlar
Bu insanlar atalarının dinini Allah'ın dinine, geleneklerini Allah'ın Kitabı olan Kuran'a tercih ettikleri için büyük bir şirk içindedirler. Bağnazlık ve taassupları, enaniyet ve akılsızlıkları nedeniyle şeytan bu kişileri dinlerinde yanıltmış, onların doğru yolları üzerine oturmuş ve İslam adına çarpık bir din anlayışı benimsemelerine neden olmuştur. Gaflete kapılmak, helake sürüklenmenin ana sebeplerinden biridir.
Gaflet içindeki insan, herşeyin yolunda olduğunu, yaşam tarzının en uygun biçimde olduğu rahatlığını duyarak, toz pembe bir hayat yaşadığını zannına kapılabilir. Herşeyin bilinç ve şuurunda olduğunu ve herşeyi doğru yaptığını düşünmesi, bunun en bariz göstergesidir. Ancak bu gaflet durumu, ahiret günü Allah'ın huzurunda sona erecektir."Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir." (Kaf; 22)
Bu durumda insan, gaflet halinin bulunduğu tozpembe dünya hayatında sürekli yüz çevirdiği, inanmamakta direndiği gerçekleri, açıkça görmeye başlayacaktır. Daha önce kendisine haber verilen, ancak hiç inanmadığı ve dikkate almadığı cehennem azabı ile karşılaşır. O gün yok olmayı ya da dünya hayatına dönüp Allah rızasını kazanacak şekilde yaşamayı ister. Ancak, kendisi için sonsuz cehennem halkı arasında olmaktan ve sonsuz bir azaptan başka, 'varılıp karar kılınacak bir yer bulunmaz. Kuran'da kıyamet günü ve hiçbir yere kaçışın olamayacağının bildirildiği ayetler şöyledir:Ama göz 'kamaşıp da kaydığı,' Ay karardığı, Güneş ve Ay birleştirildiği zaman; insan o gün: "Kaçış nereye?" der. Hayır, sığınacak herhangi bir yer yok. O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbinin katıdır. (Kıyamet Suresi, 7-12)
Çözüm dedir? Bu nedenle inanmayan ve inkar edenlerin büyük bir korku, çaresizlik ve pişmanlık yaşayacağı kıyamet günüyle karşılaşmadan önce, her insanın içinde bulunduğu durum ve şartları bir kez daha gözden geçirerek, değerlendirme yapması, kendi durumunu samimi bir şekilde gözden geçirmesi şarttır. Şuuru kapatarak, insanı hayvanlardan aşağı bir canlı türüne dönüştüren gaflet belasına karşı, samimi bir kalple Allah'a yönelmek, sürekli Allah'ı anmak ve Rabbimizin gönderdiği Kitap olan Kuran'a tam tabi olmak gerekir.
Gaflette bulunmadığını ve gaflete düşme ihtimalinin bulunmadığını düşünerek kendini bu durumdan uzak görmek yapılabilecek en büyük hatalardandır. Çünkü bu durum kişinin gaflet hastalığına her an yakalanabileceğinin bir göstergesidir. Şeytan hiç durmadan, en küçük fırsatı bile değerlendirmekten kaçınmayarak, insanı gafletin içine sokmaya ve kendisiyle birlikte cehenneme sürüklemeye çalışmaktadır.
İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanın peşine düşer. Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 3-4)
Görülmektedir ki gaflet, her insanı hiçbir ortam ve şart gözetmeden, şeytanın ve nefsin telkinleriyle sarıp kuşatmaya çalışmaktadır. Her an şeytan ve nefs boş durmadan kişiyi gaflete yöneltmeye ve doğrulardan uzaklaştırmaya çalışır. Ancak gaflet yalnızca gaflet içinde kalmak isteyenlerin peşini bırakmaz. Gaflet içinde kalmaya, şeytanın dostu olmaya razı olmayan vicdanlı kimseler için ise kurtuluş yolu her zaman açıktır.
Allah gafletten kurtulmanın yollarını Kuran'da ayrıntılı olarak bildirmiştir. Allah'ı sürekli anmak, O'na yönelmek, O'ndan korkup gazabından sakınmak ve her an O'nun rızasını aramak gafleti yok eder, insanı üstün bir şuura, akla ve imana kavuşturur. O halde, samimi bir biçimde Allah'a yönelip dönen bir kimse hiçbir şey için geç kalmış değildir. Kalplerin Allah’ı anmakla huzura kavuşacağı bilgisi de gafletten kurtuluşun en has çaresi olmalıdır.“Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şüphesiz O da, (Kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır.” (İsra Suresi, 25)
“İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar.” (Enbiya Suresi, 1-2)
Yalkın Tuncay
ZENGİNLİK
ZENGİNLİK NİMET Mİ KÜLFET Mİ?
AHİRET Mİ DÜNYA KAZANCI MI?
Rabbimizin Eşsiz Nimeti Zenginlik ve Hayırlı Mal:
Öncelikle bilinmesi gereken husus zenginliğin Rabbimiz'in bir nimeti olduğudur. Allahu Zülcelal zenginlik sahibidir. Birşeyin varlık kazanması için OL demesi yeterlidir. Rabbimizin verdiği nimetlerin tüketilmesinde ve kullanılmasındaki adab ve ölçü bilinmediği taktirde tüm nimetler Allah korusun bizler için külfete dönüşebilir.Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:"Salih adam (iyi ve olgun mü'min) için hayırlı mal ne güzeldir." (1) Hadis hakkında Amr İbnü-i As (r.a) şöyle anlatmaktadır:
'Peygamber (s.a.v) bana (haber) gönderip elbisemi ve silahımı kuşanmamı, sonra da kendisine gelmemi emretti. Ben de emredileni yaptım ve yanına vardım ki, abdest alıyordu. Gözünü bana çevirdi, sonra aşağı indirdi ve şöyle buyurdu: "-Ya Amr! Ben seni savaş için askere göndermek istiyorum. Böylece Allah sana ganimet ihsan eder. Ben de sana topluca, çokça hayırlı mal veririm."Ben dedim ki: "Ben mala rağbet ederek müslüman olmadım. Ben ancak RasüluLah (s.a.v) ile beraber olayım diye İslam'a rağbet ederek müslüman oldum."Hz. Peygamber (s.a.v): "Ey Amr! Salih (iyi ve olgun mü'min) için hayırlı mal ne güzeldir." buyurdular. (2)
Burada hayırlı malın salih, yani olgun bir müslüman için öneminden ve güzelliğinden bahsedilmektedir. İnsan salih bir kul ise elbette o mal onu yanlış yöne yönlendiremez, tersine o salih kişi malını hayırda kullanır. Bu ise hem o kişi için hayırlı bir amel olur, hem de toplumdaki diğer insanlara faydalı hizmetlerin ortaya çıkmasını sağlar. Kısaca, dünya ve ahiret kazancı ve güzellikleri, salih bir kimsenin mal ile buluşması neticesinde ortaya çıkmış olur.
Malın Kullanımına Göre Hayır ve Şer Ölçüsü:
Diğer yandan Kuran-ı Kerim'de "İnsanoğlu hayır (yani mal) sevgisine aşırı düşkündür." (3) "Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının zineti (süsü)dir..." (4) ifadeleriyle de malın kullanımına göre hayır ve şerre dönüşebileceğine dair işaretler vardır. Dinimiz zenginliğe değil, onun kötü kullanılmasına ve zenginliğe güvenerek haktan yüz çevirenlere karşı çıkmıştır. Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:"Allah'tan korkan (takva sahibi) kimse için zenginlikte beis (zarar ve sakınca) yoktur. (5) "Muhakkak ki hayır, şer getirmez. Ancak derelerin (baharda) bitirdikleri otlar arasında, ya çatlatarak öldüren ya da ölüme yaklaştıran bitki de var. Yalnız yeşil ot yiyen hayvanlar müstesna. Zira bunlar yeyip böğürleri şişince güneşe karşı dururlar (geviş getirirler), akıtırlar ve rahatça def-i hacet yaparlar, sonra tekrar dönüp yayılırlar. Şüphesiz ki, bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan) dir. Bunu (malı) hak etmeden alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyamet günü aleyhinde şahitlik yapacaktır. "(6)
Bu noktada bir müslüman kazandığı servetin fayda ve zararlarını bilirse o malın şerrinden korunarak mal ve zenginliğinin hayrını kazanabilir. Öncelikle sahip olunan değerlerden kişinin kendisi için harcadığı tutarlardır ki günlük yaşamını idame ettirebilme temel ibadetlerini rahatlıkla yapmasını temin edecek bir ortamı ve yaşamı oluşturma maddi ibadetlerini (hac zekat gibi) yerine getirebilmesidir. Ayrıca kişinin diğer insanlara sarfettiği sadaka hayır ve hizmetler ziyafet hediye gibi cömertlik sıfatına taalluk eden hususlardır.
Yeni iş alanları kurarak istidamı sağlamak suretiyle başkalarının da rızık kazanmalarına vesile olabilmek gibi pek çok faydalar sayılabilir. Demek ki para kazanmak ve zenginliğin kendisi değil kullanımı ve hangi amaca hizmet ettiği bizler için belirleyici olmalıdır. Nihayetinde mal ve mülk sahibi Allahu Zülcelaldir.
Allah (CC) İçin Harcamak:
'Ve Allah'ın, size verdiği maldan onlara da verin." (7) "Bu (mal) ise, Allah'ın nzıklanndan (bir rızık) tır. Size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın." (8) Allah için harcanmayan rızık kişiyi hüsrana uğratabilir. Nitekim bir ayeti kerimede "Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yeyin, ama bu hususta taşkınlık etmeyin;sonra gazabım üzerinize iner, kimin üstüne gazabım inerse artık o (ateşe) düşmüştür." (9) buyurulmaktadır.Karun Kıssasında Allahu Zülcelal kendisine çokça mal vermiş ancak o mal onun şımarmasına sebep olmuştur. "Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik." (10)
Fakirlik ve Zenginlik Dengesi:
Peygamber Efendimiz (sav)'in mütevâzi ve hatta yoksul bir hayâtı tercih etmesinin hikmetini de iyi değerlendirmek gerekmektedir. Öncelikle Efendimiz, şahsî hayâtında fakirliği tercih etmiş, eline geçen her şeyi dâvası ve ümmeti için cömertçe harcamıştır. Ayrıca onun zâhidâne hayâtı, toplum içerisinde toplumun her kesimi için örnek model oluşturmuştur.
Zîrâ zengin, varlık içerisinde nasıl zühd hayâtı yaşayacağını; fakir de yokluk ve imkânsızlıklara karşı nasıl sabır ve tahammül göstereceği O'nun eşsiz hayatından öğrenilebilecektir. Peygamberimizin (sav); “Unutturan fakirlikle birlikte azdıran zenginlikten” (11) ümmetini sakındırması, yine “Asıl zenginliğin mal çokluğu ile değil de gönül zenginliği olduğunu ” (12) belirten ifadeleri ve duâlarında “ Zenginlik ve fakirlik fitnesinin şerrinden Allâh'a sığınması ” (13) şükür ehli zenginlerden de övgüyle bahsedilmiş ve ilgili şahsiyetler ibretlerle dolu menkıbelere mevzû olmuşlardır ki bu ifadeler mutlak anlamda fakirlik veya zenginliğin hayır ya da şer olmadığını göstermektedir.
Kazanç ve Harcamadaki Ölçüler:
Gerek kazanırken gerekse harcamalarda bulunurken mutlaka haram ve israftan kaçınmak gereklidir. Müslüman zengin ve salih insan olmalıdır. Böyle olunca malı da salih olur. Müslüman zengin, alçak gönüllü ve mütevazi olmalı, asla şımararak başkalarına tepeden bakmamalıdır. Müslüman zengin hesap endişesi içinde olmalı, hesabını veremeyeceği şeylere iltifat ve tenezzül etmemelidir. Cimri olmamalıdır, verdiğini ve yaptığı iyiliği başa kakmamalıdır. Cömert olmalı müsrif olmamalıdır.
Zenginliğin Önemi:
Bir müslüman için zengin olmak önceki satırlarımızda da belirtildiği üzere dinin gereklerini yerine getirmek özellikle maddi ibadetleri yerine getirmek başkalarına yardımcı olmak kısacası din adına sağlayacağı faydalardan ötürü son derece önemlidir. Ancak kazanç ve harcamadaki belirttiğimiz ölçüler içinde bir yaşam bir müslüman için zaruri ölçüler olmalıdır. Önemli bir diğer husus da bu zenginliği kavuşmak için asıl amaç olan kulluk şuurunun ihmal edilmemesidir. Aksi taktirde Harun kıssasında belirtilen kötü sonuçlarla karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır..
İşte zengin olma noktasında en büyük tehlike kazanma adına ahiretten vazgeçme tehlikesidir. Bir müslüman hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya hayatını şeri ölçüler dahilinde değerlendirmeyi bildiği gibi yarın ölecekmiş gibi de ahireti için çalışmalıdır. Yani bu iki amacı en güzel şekliyle bir potada eritmeyibilmelidir. Şu da bir gerçektir ki mutluluk için zenginlik olmazsa olmaz bir gereklilik olarak da algılanmamalıdır. Fakirlik halinde de bu imtihanın değerini bilerek Allah'a karşı asla asi olunmamalıdır.Bir mümin olarak sahip olduğumuz değerlerin ve zenginliğin kıymetini bilmeli gücümüz nispetinde bu değerlerin en iyi şekilde Hakkını vermeli ve bunun için de Cenabı Hakka dua etmeliyiz.
Dipnotlar:
(1) Ahmed, Müsned, 4/402; Hakim. Müstedrek, 2/2,236: İbni Şeybe. Musannef. 7/18;Tebrizi,Mişkatül,Mesabih,2, (3756)(2) Buhari, Edebül-Müfred, 112 (299):Ahmed, a.g.e.,4/402;Ceylanî,FadluIlahis-Samed, 1/398-399(3) Adiyat, 8.(4) Kehf, 46.(5) İbniMace,Tıcarat,l(2141) Ahmed,5/372-81;Buhari,113(301).(6) Buhari,Zekat,47.Cuma, 37,Rikak,7;Müslim.(7) Nur, 33.(8) Münafıkun, 10.(9) Taha,81.(10) Kassas, 81.(11)Tirmizî, Zühd, 3.(12) Buhârî, Rikâk, 15.(13) İbn-i Hanbel, VI.
Yalkın Tuncay
AHİRET Mİ DÜNYA KAZANCI MI?
Rabbimizin Eşsiz Nimeti Zenginlik ve Hayırlı Mal:
Öncelikle bilinmesi gereken husus zenginliğin Rabbimiz'in bir nimeti olduğudur. Allahu Zülcelal zenginlik sahibidir. Birşeyin varlık kazanması için OL demesi yeterlidir. Rabbimizin verdiği nimetlerin tüketilmesinde ve kullanılmasındaki adab ve ölçü bilinmediği taktirde tüm nimetler Allah korusun bizler için külfete dönüşebilir.Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:"Salih adam (iyi ve olgun mü'min) için hayırlı mal ne güzeldir." (1) Hadis hakkında Amr İbnü-i As (r.a) şöyle anlatmaktadır:
'Peygamber (s.a.v) bana (haber) gönderip elbisemi ve silahımı kuşanmamı, sonra da kendisine gelmemi emretti. Ben de emredileni yaptım ve yanına vardım ki, abdest alıyordu. Gözünü bana çevirdi, sonra aşağı indirdi ve şöyle buyurdu: "-Ya Amr! Ben seni savaş için askere göndermek istiyorum. Böylece Allah sana ganimet ihsan eder. Ben de sana topluca, çokça hayırlı mal veririm."Ben dedim ki: "Ben mala rağbet ederek müslüman olmadım. Ben ancak RasüluLah (s.a.v) ile beraber olayım diye İslam'a rağbet ederek müslüman oldum."Hz. Peygamber (s.a.v): "Ey Amr! Salih (iyi ve olgun mü'min) için hayırlı mal ne güzeldir." buyurdular. (2)
Burada hayırlı malın salih, yani olgun bir müslüman için öneminden ve güzelliğinden bahsedilmektedir. İnsan salih bir kul ise elbette o mal onu yanlış yöne yönlendiremez, tersine o salih kişi malını hayırda kullanır. Bu ise hem o kişi için hayırlı bir amel olur, hem de toplumdaki diğer insanlara faydalı hizmetlerin ortaya çıkmasını sağlar. Kısaca, dünya ve ahiret kazancı ve güzellikleri, salih bir kimsenin mal ile buluşması neticesinde ortaya çıkmış olur.
Malın Kullanımına Göre Hayır ve Şer Ölçüsü:
Diğer yandan Kuran-ı Kerim'de "İnsanoğlu hayır (yani mal) sevgisine aşırı düşkündür." (3) "Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının zineti (süsü)dir..." (4) ifadeleriyle de malın kullanımına göre hayır ve şerre dönüşebileceğine dair işaretler vardır. Dinimiz zenginliğe değil, onun kötü kullanılmasına ve zenginliğe güvenerek haktan yüz çevirenlere karşı çıkmıştır. Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:"Allah'tan korkan (takva sahibi) kimse için zenginlikte beis (zarar ve sakınca) yoktur. (5) "Muhakkak ki hayır, şer getirmez. Ancak derelerin (baharda) bitirdikleri otlar arasında, ya çatlatarak öldüren ya da ölüme yaklaştıran bitki de var. Yalnız yeşil ot yiyen hayvanlar müstesna. Zira bunlar yeyip böğürleri şişince güneşe karşı dururlar (geviş getirirler), akıtırlar ve rahatça def-i hacet yaparlar, sonra tekrar dönüp yayılırlar. Şüphesiz ki, bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan) dir. Bunu (malı) hak etmeden alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyamet günü aleyhinde şahitlik yapacaktır. "(6)
Bu noktada bir müslüman kazandığı servetin fayda ve zararlarını bilirse o malın şerrinden korunarak mal ve zenginliğinin hayrını kazanabilir. Öncelikle sahip olunan değerlerden kişinin kendisi için harcadığı tutarlardır ki günlük yaşamını idame ettirebilme temel ibadetlerini rahatlıkla yapmasını temin edecek bir ortamı ve yaşamı oluşturma maddi ibadetlerini (hac zekat gibi) yerine getirebilmesidir. Ayrıca kişinin diğer insanlara sarfettiği sadaka hayır ve hizmetler ziyafet hediye gibi cömertlik sıfatına taalluk eden hususlardır.
Yeni iş alanları kurarak istidamı sağlamak suretiyle başkalarının da rızık kazanmalarına vesile olabilmek gibi pek çok faydalar sayılabilir. Demek ki para kazanmak ve zenginliğin kendisi değil kullanımı ve hangi amaca hizmet ettiği bizler için belirleyici olmalıdır. Nihayetinde mal ve mülk sahibi Allahu Zülcelaldir.
Allah (CC) İçin Harcamak:
'Ve Allah'ın, size verdiği maldan onlara da verin." (7) "Bu (mal) ise, Allah'ın nzıklanndan (bir rızık) tır. Size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın." (8) Allah için harcanmayan rızık kişiyi hüsrana uğratabilir. Nitekim bir ayeti kerimede "Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yeyin, ama bu hususta taşkınlık etmeyin;sonra gazabım üzerinize iner, kimin üstüne gazabım inerse artık o (ateşe) düşmüştür." (9) buyurulmaktadır.Karun Kıssasında Allahu Zülcelal kendisine çokça mal vermiş ancak o mal onun şımarmasına sebep olmuştur. "Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik." (10)
Fakirlik ve Zenginlik Dengesi:
Peygamber Efendimiz (sav)'in mütevâzi ve hatta yoksul bir hayâtı tercih etmesinin hikmetini de iyi değerlendirmek gerekmektedir. Öncelikle Efendimiz, şahsî hayâtında fakirliği tercih etmiş, eline geçen her şeyi dâvası ve ümmeti için cömertçe harcamıştır. Ayrıca onun zâhidâne hayâtı, toplum içerisinde toplumun her kesimi için örnek model oluşturmuştur.
Zîrâ zengin, varlık içerisinde nasıl zühd hayâtı yaşayacağını; fakir de yokluk ve imkânsızlıklara karşı nasıl sabır ve tahammül göstereceği O'nun eşsiz hayatından öğrenilebilecektir. Peygamberimizin (sav); “Unutturan fakirlikle birlikte azdıran zenginlikten” (11) ümmetini sakındırması, yine “Asıl zenginliğin mal çokluğu ile değil de gönül zenginliği olduğunu ” (12) belirten ifadeleri ve duâlarında “ Zenginlik ve fakirlik fitnesinin şerrinden Allâh'a sığınması ” (13) şükür ehli zenginlerden de övgüyle bahsedilmiş ve ilgili şahsiyetler ibretlerle dolu menkıbelere mevzû olmuşlardır ki bu ifadeler mutlak anlamda fakirlik veya zenginliğin hayır ya da şer olmadığını göstermektedir.
Kazanç ve Harcamadaki Ölçüler:
Gerek kazanırken gerekse harcamalarda bulunurken mutlaka haram ve israftan kaçınmak gereklidir. Müslüman zengin ve salih insan olmalıdır. Böyle olunca malı da salih olur. Müslüman zengin, alçak gönüllü ve mütevazi olmalı, asla şımararak başkalarına tepeden bakmamalıdır. Müslüman zengin hesap endişesi içinde olmalı, hesabını veremeyeceği şeylere iltifat ve tenezzül etmemelidir. Cimri olmamalıdır, verdiğini ve yaptığı iyiliği başa kakmamalıdır. Cömert olmalı müsrif olmamalıdır.
Zenginliğin Önemi:
Bir müslüman için zengin olmak önceki satırlarımızda da belirtildiği üzere dinin gereklerini yerine getirmek özellikle maddi ibadetleri yerine getirmek başkalarına yardımcı olmak kısacası din adına sağlayacağı faydalardan ötürü son derece önemlidir. Ancak kazanç ve harcamadaki belirttiğimiz ölçüler içinde bir yaşam bir müslüman için zaruri ölçüler olmalıdır. Önemli bir diğer husus da bu zenginliği kavuşmak için asıl amaç olan kulluk şuurunun ihmal edilmemesidir. Aksi taktirde Harun kıssasında belirtilen kötü sonuçlarla karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır..
İşte zengin olma noktasında en büyük tehlike kazanma adına ahiretten vazgeçme tehlikesidir. Bir müslüman hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya hayatını şeri ölçüler dahilinde değerlendirmeyi bildiği gibi yarın ölecekmiş gibi de ahireti için çalışmalıdır. Yani bu iki amacı en güzel şekliyle bir potada eritmeyibilmelidir. Şu da bir gerçektir ki mutluluk için zenginlik olmazsa olmaz bir gereklilik olarak da algılanmamalıdır. Fakirlik halinde de bu imtihanın değerini bilerek Allah'a karşı asla asi olunmamalıdır.Bir mümin olarak sahip olduğumuz değerlerin ve zenginliğin kıymetini bilmeli gücümüz nispetinde bu değerlerin en iyi şekilde Hakkını vermeli ve bunun için de Cenabı Hakka dua etmeliyiz.
Dipnotlar:
(1) Ahmed, Müsned, 4/402; Hakim. Müstedrek, 2/2,236: İbni Şeybe. Musannef. 7/18;Tebrizi,Mişkatül,Mesabih,2, (3756)(2) Buhari, Edebül-Müfred, 112 (299):Ahmed, a.g.e.,4/402;Ceylanî,FadluIlahis-Samed, 1/398-399(3) Adiyat, 8.(4) Kehf, 46.(5) İbniMace,Tıcarat,l(2141) Ahmed,5/372-81;Buhari,113(301).(6) Buhari,Zekat,47.Cuma, 37,Rikak,7;Müslim.(7) Nur, 33.(8) Münafıkun, 10.(9) Taha,81.(10) Kassas, 81.(11)Tirmizî, Zühd, 3.(12) Buhârî, Rikâk, 15.(13) İbn-i Hanbel, VI.
Yalkın Tuncay
YARDIMLAŞMA AYI
Manevi Temizlik ve Arınma:
Oruç ayı olan Ramazan Ayı, insanın manevi yönünü daha fazla öne çıkararak, nefsanî duygu ve davranışlardan uzaklaşmasına vesile olmaktadır. Böylece diğer ayların insanın zihninde ve kalbinde bıraktığı kir ve pası temizlemek için bulunmaz bir fırsat yakalanmış olur. Oruç vasıtasıyla kendi nefsani yönlerimizi gözden geçirirken, bir yandan da kalbimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Şüphe yok ki Ramazan hayır ve bereket ayıdır. Bu sebeple müslümanların birçoğu mallarının zekâtlarını bu ayda vermekte, bu ayda bağış ve yardımlarını artırmaktadırlar.
Sadaka ve Yardımlar:
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amelleri kesilir. Ancak devam eden sadaka (sadakayı cariye), kendisinden yararlanılan ilim ve kendisine hayır dua eden bir çocuk bırakanın ameli kesilmez" (1) buyurmaktadır. Bu çerçevede insanların en hayırlısı insanlara en faydalı olanıdır.
Allahü Zülcelal buyurmaktadır ki: ‘Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.’ (2)
Bir diğer ayeti kerimede ise: ‘Ne vardı bunlar Allah'a iman etseler, ahiret gününe inansalar ve Allah'ın kendilerine vermiş olduğu şeylerden infak etselerdi zarar mı ederlerdi? Allah, kendilerini bilirdi.’ buyurulmaktadır. (3)
Ramazan orucunun anlamlarından biri aç, yoksul ve ihtiyaç sahiplerinin hatırlanmak suretiyle, onların maruz oldukları sıkıntıların ve zorlukların doğrudan doğruya hissedilmesidir. Şüphesiz mü'minler arasında Ramazan ayında yardım ve sadakaların arttırılması bu ayın bir bereketi olduğu gibi, aynı zamanda oruç ibadetinin söz konusu hikmetinin de bir tecellisidir.
Fedakarlık ve Dayanışma Ruhu:
Her insanın en temel ihtiyacı varlığını sürdürmektir. Açlık, yokluk, yoksunluk, hayatını devam ettirememe, temel ihtiyaçlarını karşılayamama bir çoğumuzun gözleri önünde cereyan eden hadiselerdendir. İnsanın üstün karakter özelliklerinden biri de hayırsever olmasıdır. İşte böyle bir ortamda, Ramazan ve oruç; bizleri duyarlı olmaya, hayır faaliyetlerini artırmaya, fedakarlık ve dayanışma ruhunu geliştirmeye sevk etmektedir.
Ramazan ayı dolayısıyla, fakirin, kimsesizin, yaşlının, öksüzün, ihtiyaç sahiplerinin, açlık ve barınma ihtiyacında olanların yanlarında yer alan ve onların elinden tutan hayır sahiplerinin yapmış oldukları fedakarlıkları gördükçe, hassasiyetimiz artmakta ve duygularımız yoğunlaşmaktadır. Dinimizin üzerinde durduğu şu iki hususu yeniden düşünmek zorundayız. Bunlardan biri "Veren el alan elden üstündür." başka bir ifadeyle "Üreten el tüketen elden üstündür." gerçeğinden hareketle, üretmek ve zengin olmak; diğeri ise, hayırseverlik ruhunu geliştirerek bu konuda çalışmalar yapmak, bu konuda çalışanları desteklemektir. Bu prensiplere bağlı hareket etmek, bizi Ramazan Ayı’nın ruhuna daha da yakınlaştıracaktır.
Hayır Faaliyetlerini İhlas ve Samimiyetle Yapma Gereği:
Bu noktada ihlaslı ve samimi olmak son derece önemli bir husustur. Çünkü yapılan yardımlar sadece Allah (cc) rızası için olmalı, başkasının rızası asla gözetilmemelidir. Menfaat sağlama ya da kişi/kurum ve kuruluşların gözüne girme gibi amaçlar yapılan yardım ve amellerin sıhhatini zedeleyecektir. Unutulmamalıdır ki, Allah’a ancak ihlas ile yapılan ameller ulaşacaktır.
Ramazanda Yetim ve Kimsesizlerin Sevindirilmesi:
Bir diğer husus da yetimlerin sevindirilmesidir. Herkesi sevindirmek sevap olmakla beraber, yetimi sevindirmek daha fazla sevap hükmündedir. ‘Yetime yakın ol, ona acı, başını okşa, beraber yemek ye! Böyle yapanın, kalbi yumuşar ve ihtiyaçları karşılanır.’ (4) ‘Kalbinin yumuşamasını ve hacetinin görülmesini istersen, yetime acı, onun başını okşa ve ona yediğinden yedir.’ (5) ‘Sırf Allah rızası için yetimin başını şefkatle okşayan, elinin değdiği saçlar sayısınca sevaba kavuşur.’ (6) Görüldüğü üzere Ramazan ayında, yetim ve kimsesizleri sevindirmeyi ihmal etmemek gerekiyor.
Mümin Kardeşliği ve Birliği:
Ramazan aynı zamanda ümmet bilincini ve iman kardeşliğini pekiştirmek için bir fırsattır. Fakat bu bilincin pratik hayata da taşınması gerekir. Ramazan münasebetiyle artan iyiliklerin, hayırların ümmet bilincine göre olması için çalışılmalı ve iman kardeşliği esası üzere ihtiyaçta önceliğe dikkat edilmelidir. Artık bize bu konuda öncülük edecek, köprü olacak güvenilir kuruluşlar bulunmaktadır.Bu konularda iyi bir araştırma yaparak mümkün olduğunca ihtiyaç sahiplerine ulaşmaya çalışmalı, ya da tanıdığımız güvendiğimiz yardım derneklerine bağışlarda bulunabilmeliyiz.
Bu ayın manevi coşkusuyla inananlar olarak iyi niyetle birbirimizin eksiğini tamamlamalı, kardeşlik duygularımızı perçinlemeliyiz. Rahmet ve bereketle, bağışlanma ve mağfiretle dolu olan, toplumsal hayatımızda yardımlaşma ve dayanışmayı arttıran; merhamet, şefkat gibi insanî değerlerin yoğun olarak yaşandığı on bir ayın sultanı Ramazan Ayı’na erişmenin sevinç ve huzurunu hep birlikte yaşamayı Allahü Zülcelal bizlere nasip etsin. (Amin).
Dipnotlar: (1)Tirmizi, Ahkâm, 36, (2) Bakara/3, (3) Nisa/39, (4) Haraiti, (5) Taberani, (6) İ. Ahmed.
Yalkın Tuncay
Oruç ayı olan Ramazan Ayı, insanın manevi yönünü daha fazla öne çıkararak, nefsanî duygu ve davranışlardan uzaklaşmasına vesile olmaktadır. Böylece diğer ayların insanın zihninde ve kalbinde bıraktığı kir ve pası temizlemek için bulunmaz bir fırsat yakalanmış olur. Oruç vasıtasıyla kendi nefsani yönlerimizi gözden geçirirken, bir yandan da kalbimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Şüphe yok ki Ramazan hayır ve bereket ayıdır. Bu sebeple müslümanların birçoğu mallarının zekâtlarını bu ayda vermekte, bu ayda bağış ve yardımlarını artırmaktadırlar.
Sadaka ve Yardımlar:
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amelleri kesilir. Ancak devam eden sadaka (sadakayı cariye), kendisinden yararlanılan ilim ve kendisine hayır dua eden bir çocuk bırakanın ameli kesilmez" (1) buyurmaktadır. Bu çerçevede insanların en hayırlısı insanlara en faydalı olanıdır.
Allahü Zülcelal buyurmaktadır ki: ‘Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.’ (2)
Bir diğer ayeti kerimede ise: ‘Ne vardı bunlar Allah'a iman etseler, ahiret gününe inansalar ve Allah'ın kendilerine vermiş olduğu şeylerden infak etselerdi zarar mı ederlerdi? Allah, kendilerini bilirdi.’ buyurulmaktadır. (3)
Ramazan orucunun anlamlarından biri aç, yoksul ve ihtiyaç sahiplerinin hatırlanmak suretiyle, onların maruz oldukları sıkıntıların ve zorlukların doğrudan doğruya hissedilmesidir. Şüphesiz mü'minler arasında Ramazan ayında yardım ve sadakaların arttırılması bu ayın bir bereketi olduğu gibi, aynı zamanda oruç ibadetinin söz konusu hikmetinin de bir tecellisidir.
Fedakarlık ve Dayanışma Ruhu:
Her insanın en temel ihtiyacı varlığını sürdürmektir. Açlık, yokluk, yoksunluk, hayatını devam ettirememe, temel ihtiyaçlarını karşılayamama bir çoğumuzun gözleri önünde cereyan eden hadiselerdendir. İnsanın üstün karakter özelliklerinden biri de hayırsever olmasıdır. İşte böyle bir ortamda, Ramazan ve oruç; bizleri duyarlı olmaya, hayır faaliyetlerini artırmaya, fedakarlık ve dayanışma ruhunu geliştirmeye sevk etmektedir.
Ramazan ayı dolayısıyla, fakirin, kimsesizin, yaşlının, öksüzün, ihtiyaç sahiplerinin, açlık ve barınma ihtiyacında olanların yanlarında yer alan ve onların elinden tutan hayır sahiplerinin yapmış oldukları fedakarlıkları gördükçe, hassasiyetimiz artmakta ve duygularımız yoğunlaşmaktadır. Dinimizin üzerinde durduğu şu iki hususu yeniden düşünmek zorundayız. Bunlardan biri "Veren el alan elden üstündür." başka bir ifadeyle "Üreten el tüketen elden üstündür." gerçeğinden hareketle, üretmek ve zengin olmak; diğeri ise, hayırseverlik ruhunu geliştirerek bu konuda çalışmalar yapmak, bu konuda çalışanları desteklemektir. Bu prensiplere bağlı hareket etmek, bizi Ramazan Ayı’nın ruhuna daha da yakınlaştıracaktır.
Hayır Faaliyetlerini İhlas ve Samimiyetle Yapma Gereği:
Bu noktada ihlaslı ve samimi olmak son derece önemli bir husustur. Çünkü yapılan yardımlar sadece Allah (cc) rızası için olmalı, başkasının rızası asla gözetilmemelidir. Menfaat sağlama ya da kişi/kurum ve kuruluşların gözüne girme gibi amaçlar yapılan yardım ve amellerin sıhhatini zedeleyecektir. Unutulmamalıdır ki, Allah’a ancak ihlas ile yapılan ameller ulaşacaktır.
Ramazanda Yetim ve Kimsesizlerin Sevindirilmesi:
Bir diğer husus da yetimlerin sevindirilmesidir. Herkesi sevindirmek sevap olmakla beraber, yetimi sevindirmek daha fazla sevap hükmündedir. ‘Yetime yakın ol, ona acı, başını okşa, beraber yemek ye! Böyle yapanın, kalbi yumuşar ve ihtiyaçları karşılanır.’ (4) ‘Kalbinin yumuşamasını ve hacetinin görülmesini istersen, yetime acı, onun başını okşa ve ona yediğinden yedir.’ (5) ‘Sırf Allah rızası için yetimin başını şefkatle okşayan, elinin değdiği saçlar sayısınca sevaba kavuşur.’ (6) Görüldüğü üzere Ramazan ayında, yetim ve kimsesizleri sevindirmeyi ihmal etmemek gerekiyor.
Mümin Kardeşliği ve Birliği:
Ramazan aynı zamanda ümmet bilincini ve iman kardeşliğini pekiştirmek için bir fırsattır. Fakat bu bilincin pratik hayata da taşınması gerekir. Ramazan münasebetiyle artan iyiliklerin, hayırların ümmet bilincine göre olması için çalışılmalı ve iman kardeşliği esası üzere ihtiyaçta önceliğe dikkat edilmelidir. Artık bize bu konuda öncülük edecek, köprü olacak güvenilir kuruluşlar bulunmaktadır.Bu konularda iyi bir araştırma yaparak mümkün olduğunca ihtiyaç sahiplerine ulaşmaya çalışmalı, ya da tanıdığımız güvendiğimiz yardım derneklerine bağışlarda bulunabilmeliyiz.
Bu ayın manevi coşkusuyla inananlar olarak iyi niyetle birbirimizin eksiğini tamamlamalı, kardeşlik duygularımızı perçinlemeliyiz. Rahmet ve bereketle, bağışlanma ve mağfiretle dolu olan, toplumsal hayatımızda yardımlaşma ve dayanışmayı arttıran; merhamet, şefkat gibi insanî değerlerin yoğun olarak yaşandığı on bir ayın sultanı Ramazan Ayı’na erişmenin sevinç ve huzurunu hep birlikte yaşamayı Allahü Zülcelal bizlere nasip etsin. (Amin).
Dipnotlar: (1)Tirmizi, Ahkâm, 36, (2) Bakara/3, (3) Nisa/39, (4) Haraiti, (5) Taberani, (6) İ. Ahmed.
Yalkın Tuncay
TASAVVUF VE MİSTİSİZM
Mistisizm ve tasavvuf kelimeleri, kendilerine yüklenen anlamlar itibariyle çoğu kez bir arada kullanılan kavramlar olmuşlardır. İslam mistisizmi, sufizm, tasavvuf gibi ifadeler genellikle yanyana ve birbirinin yerine geçen ifadeler şeklinde ele alınmıştır. Mistik ya da mistisizm kelimeleri genel bir anlam taşımakta ve gerçeği arayanların ve gizemcilerin arayışlarında önemli manalara işaret eder olmuşlardır. Kelime anlamına baktığımızda; mistisizm eski Yunancada, "Dilsiz olmak, konuşmamak, dudakları ve gözleri yummak" gibi anlamlara gelmektedir. Kimilerine göre de Grekçe'de "gözlerini kapamak" anlamına gelen "myein" sözcüğünden türetilmiştir. Terim olarak ise, insanı ahlâken yüceltme, rûhî saâdete erdirme, özündeki hakîkati kavratma, görünen dünyânın üstünde ve ötesinde görünmeyenin şuûruna erdirme çabası şeklinde ifade edilmiştir.
"Mistik tecrübe" denilen rûhî hissediş, anlayış ve algılamalar, hemen hemen tüm din ve felsefî sistemlerde benzerlikler ortaya koymuştur. Farklılıklar ise mistiklerin yetiştikleri kültür ve medeniyet ortamına göre değişiklik arzetmiştir. Mistisizmin tamamiyle spiritüel bir aktivite ve kavrayış sistemi olduğu düşünülmektedir. Bu büyük ölçüde doğru olmakla beraber tam bir anlam bütünlüğü sağlayamamaktadır. Genel anlamıyla mistisizmin, çeşitli yöntemler kullanarak insan rûhunun ahlâken yükselmesini sağlamaya çalıştığı ve hedef olarak da ruhi tekamülü ele aldığını söylemek yanlış olmaz. Mistisizmde bilinen bilimsel yollardan giderek ya da akıl yürüterek erişilemeyecek bir şeyin varlığından söz edilir ve buna ancak "gözünü kapatarak" inanma sonucu ulaşılabileceğine inanılır.
İslamda sufilik, sufizm ya da tasavvuf; mistisizm kapsamında ele alınmaktaysa da tasavvuf birçok konuda gerek Batı gerekse Hint mistisizminden farklılıklar göstermektedir. Mistik tecrübeler genellikle temsili ifade ve sembollerle anlatılır. Bunun sebebi de, mistiklerin yaşadıkları mânevî zevki ehil olmayandan gizlemek düşüncesidir. Mistik, dış alemle bütün ilişkisini keser ve hakikati vecd halindeki deneyimlerinde arar. Mistiğin ulaşmak istediği hedef, aydınlanma ya da uyanma denilen yüksek bir şuur halidir. Mistisizme göre bu, uzun zaman gerektiren deneyimlerle aşama aşama yaklaşılan, fakat ulaşılıp ulaşılamayacağı bilinmeyen bir hedeftir. Reenkarnasyona inanan kimi mistiklere göre, bu hedefe ulaşma süreci pek çok enkarnasyonu kapsayan uzun bir süreçtir. İslam ve tasavvuf ise bu tür düşüncelere kapalıdır. Nitekim Kur’an-I Kerim’de reenkarnasyon meselesi açık bir şekilde reddedilir.Her ne kadar mistiklerde medyumsal yeteneklere, ruhsal fenomenlere rastlanmışsa da ve her ne kadar büyük mistiklerin birçoğu, ruhun tekrar bedenlenmesini (reenkarnasyon) kabul eden görüşlere sahip olmuşlarsa da, ruhçu sistem ile mistik sistem gerek teorik gerekse pratik açıdan da pek çok noktada birbirlerinden ayrılırlar.
Tasavvuf ile mistisizm çoğu zaman karıştırılmakla birlikte, aralarında bir takım farklar vardır. Bunlardan bazıları şu şekilde izah edilebilir. Tasavvuf, insana rûhî bir yükselme sağladığı hâlde, mistisizmde gelip geçici hazlar vardır. Mistisizm'de ıstırap önem taşıdığı hâlde tasavvufta ıstırabın özel bir yeri yoktur. Tasavvufta terbiye metotları bireylerin karakter yapılarına göre farklılık arz ettiği hâlde, mistisizmde bu farklılık ve zenginlik bulunmamaktadır. Kişilerin meşreplerine ve sahip olduğu kapasiteye göre farklı usul ve yöntemler uygulanabilmektedir. Tasavvufta mânevî yükseliş için kişisel çaba esas olduğu hâlde mistisizmde bu şekilde değildir. Mistik, sadece vecd ehli olduğu hâlde, sûfî hem vecd ehli, hem de ilim talibidir. Tasavvufta zikir ve şeyh ile birlikte bulunmak (sohbet) esastır. Mistisizmde böyle bir esas yoktur. Mistisizm, rûhun cesede hakîmiyetini sağlama çalışmalarıdır. Tasavvuf ise rûhun arıtılıp Hakk'a vuslata erdirilmesidir. Ancak peygamber veya onun vârisi olan kâmil insan bu derin manayı insanın anlayabileceği bir dilde aktarır.
Araştırmalar, İslamiyetten önceki Türk ve İslam öncesi çok dinli Arap topluluklarında da mistisizmin yaşadığını göstermektedir. Buna göre, örneğin şaman dinine inanan insanlar, evrende hiç bir şey yokken, bir tek varlığa inanırdı. O' da güzellik yani "cemal" idi. Ondan başka duyan ve gören yoktu. Mitolojik inanca göre, evren ve dünya, güzel olan bu varlığın, bir gün yalnızlıktan usanması ve evreni yaratmasıyla oluşmuştu. Şaman dinine inanan Türklerin İslam’dan inandığı Şaman dinindeki Tanrı bu örneğe uygun bir Tanrıdır.
Benzer bir durum, İslamiyetten önce yaşamış olan Arap toplumları için de geçerlidir. Bu dönemde, çok Tanrılı inanca sahip olan Araplar için, her Tanrının, korkuyla beslenen bir etki ve yaptırım gücü vardı. Hıristiyanlıkta da mistisizm kelimesini ilk kullanan Kneber’dir.
Tasavvuf, evreni var eden, Allah (CC) ile insan arasında bir sevgi bağı oluşturma, vahdette kesreti (birlikte çokluğu görme ve seyir), kesrette vahdeti bulma (çoklukta birliği görme ve seyir) ve farkındalık temeline dayanmaktadır. Tasavvuf insanoğlunun vazgeçilmez ihtiyacıdır. Her devirde kendini göstermiş, ancak müslümanlıkla kemâle ermiştir. Bu noktada kemale ermiş bir mistisizm ve tasavvuf anlayışı İslâm tasavvufu şeklinde tam manasını bulabilir. Dolayısıyla bizim kullanacağımız ve düşüneceğimiz tasavvuf anlayışı İslam tasavvufudur.
Ken’an Rifai bu konuda şöyle diyor: “İnsanlıkla beraber başlayan ve dinlerin cevherini meydana vurma keyfiyeti diyebileceğimiz tasavvuf son istihâlelerini (gelişimini) İslâm dini ile beraber yaparak en olgun ve en kemâlli halini bulmuştur. Nasıl ki İslâm dini geçmiş bütün dinleri câmi (kapsayan) ve onların zemini üstünde âbideleşmişse İslâm tasavvufu da böyledir. Püsküren bir yanardağın lâvlarını tutacak bir el ayası bulunmadığı gibi tasavvufun da yer yüzüne akmasını önleyecek bir kuvvet yoktur.”
Esaslarını Kur’an ve sünnetten alan tasavvuf anlayışında birarada olmak ve cemaat çok önemli bir kavramdır. Allah’a ulaşmayı hedefleyen seyri sülukta kamil bir mürşid ve rehber esas alınmaktadır. Kâmil insan, dünyayı gaye bilmeyen ve ücreti yalnız Allah’tan taleb eden kimsedir. Çağırdıkları insanları doğruya ve güzele götürürler. “Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir.” (Yasin/21)
Görüldüğü üzere tasavvuf, çok uzun bir tarihte, çok geniş bir sahada asırlar boyu farklı kültür çevreleri tarafından uygulanmış dini yaşama tarzı olmuştur. Muhakkak ki İslâm'dan önceki yaşam tarzlarının, örflerinin, adetlerinin, kültürlerinin, çevrelerindeki insanların tesiri vardır. İran-Hind tesiri, hristiyanların daha önceki zâhidlerinin, rahiblerinin tesirleri var. Bu kadar uzun asırlar Atlas Okyanusu'ndan Büyük Okyanus'a, Sibirya'dan Afrika'nın güney ucuna kadar geniş sahalarda yayılmış olan, bir dini yaşam tarzının arasında farklılıklar olabilir. Bunun güzel temsil edilmesi de olabilir, cahillik veya yozlaşma da olabilir. Bunu her sahada müşahede etmek veya her sahadan buna misal göstermek mümkündür. Ancak zirve, son durak tasavvuf yani İslâmî tasavvufu olmuştur.
Tasavvuf kelime olarak Arapça safa kelimesinden gelmekte olup arınma ve temizlenme manasına gelmektedir. Umumi bir ifade kullanmak gerekirse ahlak ve ihlas ilmi, kalbin ve ruhun kötülüklerden temizlenmesini öğreten ilimdir. Tasavvuf, Allah (CC) sevgisi ve ilahi aşk esası üzerine kurulmuştur. İmam-ı Gazali Hazretleri tasavvufu; kalbi sadece Allah'a bağlayıp, masivaya (Allahtan gayrı herşey) gönül bağlamamak şeklinde ifade ederken, İmam-ı Rabbani hazretleri ise tasavvufun, Allahü Tealanın emir ve yasaklarını yerine getirmekte yardımcı olarak dindeki ihlas mertebesini elde etmeye yaradığını belirtmiştir. Tasavvuf herşeyin ötesinde, fuzuli ve gereksiz işleri terketmektir. Tasavvuf edep demektir. Edepleri gözetmeyen Mevla'nın rızasını kazanamaz. Tasavvuf herşeyi yerli yerince görmek demektir.
Bir olan Allah dışında birşey görmemek, diğer bir ifade ile de eşyanın hakikatine vakıf olmak, tecellilere saf bir ayna olabilmenin yollarını aramak demektir. Kalpleri gaflet ve masivadan koruyan, nefisleri Allahü Teala'ya itaat ettiren, temiz ve pak bir kalbe kavuşturan haldir tasavvuf. Ehl-i sünnet itikadının sağlamlaşıp kalbe yerleşmesini, şüphe ve kötü tesirlerden bu ulvi itikadın korunmasını temin eder. Mevla'nın emir ve yasaklarını yerine getirip, ibadetleri kolay ve takva-tadili erkan üzerine yapmayı, ibadetlerden lezzet almayı, ihlasın hasıl olmasını ve nefsi emmarenin tesirinden kişinin korunmasını sağlar. O halde inananlar olarak; tasavvufu anlamaya çalışmamız ve bu konuda gayretle öğrenme ve anlama niyeti içerisinde olmamız gerekmektedir.
Yalkın Tuncay
"Mistik tecrübe" denilen rûhî hissediş, anlayış ve algılamalar, hemen hemen tüm din ve felsefî sistemlerde benzerlikler ortaya koymuştur. Farklılıklar ise mistiklerin yetiştikleri kültür ve medeniyet ortamına göre değişiklik arzetmiştir. Mistisizmin tamamiyle spiritüel bir aktivite ve kavrayış sistemi olduğu düşünülmektedir. Bu büyük ölçüde doğru olmakla beraber tam bir anlam bütünlüğü sağlayamamaktadır. Genel anlamıyla mistisizmin, çeşitli yöntemler kullanarak insan rûhunun ahlâken yükselmesini sağlamaya çalıştığı ve hedef olarak da ruhi tekamülü ele aldığını söylemek yanlış olmaz. Mistisizmde bilinen bilimsel yollardan giderek ya da akıl yürüterek erişilemeyecek bir şeyin varlığından söz edilir ve buna ancak "gözünü kapatarak" inanma sonucu ulaşılabileceğine inanılır.
İslamda sufilik, sufizm ya da tasavvuf; mistisizm kapsamında ele alınmaktaysa da tasavvuf birçok konuda gerek Batı gerekse Hint mistisizminden farklılıklar göstermektedir. Mistik tecrübeler genellikle temsili ifade ve sembollerle anlatılır. Bunun sebebi de, mistiklerin yaşadıkları mânevî zevki ehil olmayandan gizlemek düşüncesidir. Mistik, dış alemle bütün ilişkisini keser ve hakikati vecd halindeki deneyimlerinde arar. Mistiğin ulaşmak istediği hedef, aydınlanma ya da uyanma denilen yüksek bir şuur halidir. Mistisizme göre bu, uzun zaman gerektiren deneyimlerle aşama aşama yaklaşılan, fakat ulaşılıp ulaşılamayacağı bilinmeyen bir hedeftir. Reenkarnasyona inanan kimi mistiklere göre, bu hedefe ulaşma süreci pek çok enkarnasyonu kapsayan uzun bir süreçtir. İslam ve tasavvuf ise bu tür düşüncelere kapalıdır. Nitekim Kur’an-I Kerim’de reenkarnasyon meselesi açık bir şekilde reddedilir.Her ne kadar mistiklerde medyumsal yeteneklere, ruhsal fenomenlere rastlanmışsa da ve her ne kadar büyük mistiklerin birçoğu, ruhun tekrar bedenlenmesini (reenkarnasyon) kabul eden görüşlere sahip olmuşlarsa da, ruhçu sistem ile mistik sistem gerek teorik gerekse pratik açıdan da pek çok noktada birbirlerinden ayrılırlar.
Tasavvuf ile mistisizm çoğu zaman karıştırılmakla birlikte, aralarında bir takım farklar vardır. Bunlardan bazıları şu şekilde izah edilebilir. Tasavvuf, insana rûhî bir yükselme sağladığı hâlde, mistisizmde gelip geçici hazlar vardır. Mistisizm'de ıstırap önem taşıdığı hâlde tasavvufta ıstırabın özel bir yeri yoktur. Tasavvufta terbiye metotları bireylerin karakter yapılarına göre farklılık arz ettiği hâlde, mistisizmde bu farklılık ve zenginlik bulunmamaktadır. Kişilerin meşreplerine ve sahip olduğu kapasiteye göre farklı usul ve yöntemler uygulanabilmektedir. Tasavvufta mânevî yükseliş için kişisel çaba esas olduğu hâlde mistisizmde bu şekilde değildir. Mistik, sadece vecd ehli olduğu hâlde, sûfî hem vecd ehli, hem de ilim talibidir. Tasavvufta zikir ve şeyh ile birlikte bulunmak (sohbet) esastır. Mistisizmde böyle bir esas yoktur. Mistisizm, rûhun cesede hakîmiyetini sağlama çalışmalarıdır. Tasavvuf ise rûhun arıtılıp Hakk'a vuslata erdirilmesidir. Ancak peygamber veya onun vârisi olan kâmil insan bu derin manayı insanın anlayabileceği bir dilde aktarır.
Araştırmalar, İslamiyetten önceki Türk ve İslam öncesi çok dinli Arap topluluklarında da mistisizmin yaşadığını göstermektedir. Buna göre, örneğin şaman dinine inanan insanlar, evrende hiç bir şey yokken, bir tek varlığa inanırdı. O' da güzellik yani "cemal" idi. Ondan başka duyan ve gören yoktu. Mitolojik inanca göre, evren ve dünya, güzel olan bu varlığın, bir gün yalnızlıktan usanması ve evreni yaratmasıyla oluşmuştu. Şaman dinine inanan Türklerin İslam’dan inandığı Şaman dinindeki Tanrı bu örneğe uygun bir Tanrıdır.
Benzer bir durum, İslamiyetten önce yaşamış olan Arap toplumları için de geçerlidir. Bu dönemde, çok Tanrılı inanca sahip olan Araplar için, her Tanrının, korkuyla beslenen bir etki ve yaptırım gücü vardı. Hıristiyanlıkta da mistisizm kelimesini ilk kullanan Kneber’dir.
Tasavvuf, evreni var eden, Allah (CC) ile insan arasında bir sevgi bağı oluşturma, vahdette kesreti (birlikte çokluğu görme ve seyir), kesrette vahdeti bulma (çoklukta birliği görme ve seyir) ve farkındalık temeline dayanmaktadır. Tasavvuf insanoğlunun vazgeçilmez ihtiyacıdır. Her devirde kendini göstermiş, ancak müslümanlıkla kemâle ermiştir. Bu noktada kemale ermiş bir mistisizm ve tasavvuf anlayışı İslâm tasavvufu şeklinde tam manasını bulabilir. Dolayısıyla bizim kullanacağımız ve düşüneceğimiz tasavvuf anlayışı İslam tasavvufudur.
Ken’an Rifai bu konuda şöyle diyor: “İnsanlıkla beraber başlayan ve dinlerin cevherini meydana vurma keyfiyeti diyebileceğimiz tasavvuf son istihâlelerini (gelişimini) İslâm dini ile beraber yaparak en olgun ve en kemâlli halini bulmuştur. Nasıl ki İslâm dini geçmiş bütün dinleri câmi (kapsayan) ve onların zemini üstünde âbideleşmişse İslâm tasavvufu da böyledir. Püsküren bir yanardağın lâvlarını tutacak bir el ayası bulunmadığı gibi tasavvufun da yer yüzüne akmasını önleyecek bir kuvvet yoktur.”
Esaslarını Kur’an ve sünnetten alan tasavvuf anlayışında birarada olmak ve cemaat çok önemli bir kavramdır. Allah’a ulaşmayı hedefleyen seyri sülukta kamil bir mürşid ve rehber esas alınmaktadır. Kâmil insan, dünyayı gaye bilmeyen ve ücreti yalnız Allah’tan taleb eden kimsedir. Çağırdıkları insanları doğruya ve güzele götürürler. “Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir.” (Yasin/21)
Görüldüğü üzere tasavvuf, çok uzun bir tarihte, çok geniş bir sahada asırlar boyu farklı kültür çevreleri tarafından uygulanmış dini yaşama tarzı olmuştur. Muhakkak ki İslâm'dan önceki yaşam tarzlarının, örflerinin, adetlerinin, kültürlerinin, çevrelerindeki insanların tesiri vardır. İran-Hind tesiri, hristiyanların daha önceki zâhidlerinin, rahiblerinin tesirleri var. Bu kadar uzun asırlar Atlas Okyanusu'ndan Büyük Okyanus'a, Sibirya'dan Afrika'nın güney ucuna kadar geniş sahalarda yayılmış olan, bir dini yaşam tarzının arasında farklılıklar olabilir. Bunun güzel temsil edilmesi de olabilir, cahillik veya yozlaşma da olabilir. Bunu her sahada müşahede etmek veya her sahadan buna misal göstermek mümkündür. Ancak zirve, son durak tasavvuf yani İslâmî tasavvufu olmuştur.
Tasavvuf kelime olarak Arapça safa kelimesinden gelmekte olup arınma ve temizlenme manasına gelmektedir. Umumi bir ifade kullanmak gerekirse ahlak ve ihlas ilmi, kalbin ve ruhun kötülüklerden temizlenmesini öğreten ilimdir. Tasavvuf, Allah (CC) sevgisi ve ilahi aşk esası üzerine kurulmuştur. İmam-ı Gazali Hazretleri tasavvufu; kalbi sadece Allah'a bağlayıp, masivaya (Allahtan gayrı herşey) gönül bağlamamak şeklinde ifade ederken, İmam-ı Rabbani hazretleri ise tasavvufun, Allahü Tealanın emir ve yasaklarını yerine getirmekte yardımcı olarak dindeki ihlas mertebesini elde etmeye yaradığını belirtmiştir. Tasavvuf herşeyin ötesinde, fuzuli ve gereksiz işleri terketmektir. Tasavvuf edep demektir. Edepleri gözetmeyen Mevla'nın rızasını kazanamaz. Tasavvuf herşeyi yerli yerince görmek demektir.
Bir olan Allah dışında birşey görmemek, diğer bir ifade ile de eşyanın hakikatine vakıf olmak, tecellilere saf bir ayna olabilmenin yollarını aramak demektir. Kalpleri gaflet ve masivadan koruyan, nefisleri Allahü Teala'ya itaat ettiren, temiz ve pak bir kalbe kavuşturan haldir tasavvuf. Ehl-i sünnet itikadının sağlamlaşıp kalbe yerleşmesini, şüphe ve kötü tesirlerden bu ulvi itikadın korunmasını temin eder. Mevla'nın emir ve yasaklarını yerine getirip, ibadetleri kolay ve takva-tadili erkan üzerine yapmayı, ibadetlerden lezzet almayı, ihlasın hasıl olmasını ve nefsi emmarenin tesirinden kişinin korunmasını sağlar. O halde inananlar olarak; tasavvufu anlamaya çalışmamız ve bu konuda gayretle öğrenme ve anlama niyeti içerisinde olmamız gerekmektedir.
Yalkın Tuncay
MANEVİ PERDELER
İnsanoğlu her zaman bir yöne doğru eğilimli olmuş, bir tarafa yakın iken diğer yandan uzak durmuştur. Her an duruşuyla ,düşüncesiyle, fiilleriyle bir tarafa hizmet etmektir. Ya hayra, ya şerre katkı yapmaktadır. Ve her an ya perdelenmekte ya da perdelerini açmaktadır.
Bizim tercihimizin hayırdan yana olduğundan şüphemiz yok. Peki bu niyetimize rağmen bu konuda neden yeterince muvaffak olamıyoruz sorusu üzerinde durmamız gerekiyor. Bizi yolumuzdan alıkoyan; kalbimize, gözümüze ,düşüncemize benliğimize perde koyan şeyler nelerdir? Bir çoğumuz bunun cevabını hemen verebilir. Allahu Teala (CC) nın emirleri yapılmazsa, Resulullahın (S.A.V.) sünnetine uyulmazsa, Allah Dostları örnek alınmazsa akıbet elbette hayırlı olamayacak, muvaffakiyet sağlanamayacaktır. Bunu bilgiye sahip olduğumuz halde neden uygulayamıyoruz sorusunun akabinde asıl mesele başlıyor.
Uygulayamıyoruz, çünkü günlük yaşantımızda maneviyatımıza perde olan pek çok şey var. Bunlar aslında imtihan sebebi. Çoğu zaman bu etkenleri yok edemiyoruz. Hemen aklımıza harama nazar etmek, gıybet dinlemek, abur cubur, helal haram demeden yemek içmek gibi örnekler gelir ki bunların tamamının vücudumuzda, kalbimizde, ruhumuzda olumsuz etkileri vardır. Dış etkenler olarak nitelediğimiz bu örnekleri çoğaltmak her zaman mümkündür. Bir de iç etkenler mevcuttur ki bunlar daha güçlü engellerdir. Benlik, kibir, ucup, mevki ve makam sevgisi, para sevgisi, çocuk sevgisi, eş sevgisi, mal sevgisi gibi iç engelleri yıkmak çok daha fazla gayret gerektirmektedir. Gerçekten günlük yaşantımızda çokça olumsuz etki ve günaha davet eden şeytan ve nefisin çağrılarını alıyoruz. Bu durum üzerimizde mutlaka bir iz bırakıyor ve zamanımızda da bu durum maalesef kötülüğü davet giderek artıyor.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) kişi bir günah işlediğinde kalbinde bir siyah nokta olur, bu siyah noktalar tövbe ile giderilmezse zamanla kalp kararır buyurmuşlardır. Peygamber efendimiz (S.A.V.)’in nefisle mücadelenin büyük cihat olduğuna dair beyanları bulanmaktadır.
Önümüze çıkan bu olumsuz etkileri ancak tövbe, zikir, ibadetle giderebiliriz. Tövbe, samimi zikir ve ibadet de ihlasla , teslimiyetle , muhabbetle ve riyasız olmalıdır.Ancak o zaman kul ile Rabbi arasında perdeler yavaş yavaş açılır ve ilahi huzura kabul olunur.
Perdeli kalmak, perdelenmek büyük hüzün ve mahrumiyet. Görememek, bilememek ne kadar acı. Işığın girmemesi sinelere , karanlıklarda kalmak. Tıpkı perdelerin odaya ışığın girmesini engellediği gibi. Perdelenme konusu Kur’an-ı Kerim’de Allahu Teala tarafından çokca zikredilmiş ve önemle vurgulanmıştır. Kişi ilahi huzurdan perdeli kalmamaya çok dikkat etmelidir.
‘Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.’ (1)
‘Kur'an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez bir perde kıldık. Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kur'an'da sadece Rabbini "bir ve tek" (ilah olarak) andığın zaman, 'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler.’ (2)
‘Onlar, Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir.’ (3)
‘Onlar: "Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler.’ (4)
‘Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz.’ (5)
‘Bu, onların iman etmeleri sonra inkar etmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerini mühürlemiştir, artık onlar kavrayamazlar.’ (6)
Allah tüm kainatı ve olayları sebeplere bağlamıştır. Sebepleri, gerçek yaratıcı yerine koymak bizler için son derece tehlikelidir. Bu yüzden sebep ve araçları, amaç edindiğimiz takdirde, sebeplere takılı kalmak kendimize cennet yolunda birer engel ve perdedir. Şüphesiz en kalın perde kişinin kendi vehmi benliğinin var olduğunu düşünmesidir. Kişi yaptığı ibadetin, sahip olduğu tüm değerlerin kendi çabasından ileri geldiğini, çalışmalarının kendi kudreti neticesi ortaya çıktığını düşünürse, Allah’ı bilme noktasında gaflettedir. Kendini bilmedikçe de Rabbini bilmeye yol bulamaz. Ne zaman ki varlığından fena bulur, o zaman kendini aradan kaldırarak seyri sülukta yol alır. Tasavvuf ehli kendini yok bilir, tüm perdeleri, vehmedilen ilahlarını yokluğunun idraki içinde, ilahlar yoktur, sadece Allah ( Lailahe İllallah) der.
‘Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? (7)
Vicdanlarını geride bırakıp nefislerine uyan ve sahip oldukları özellikler sebebiyle azan bu kişiler "sağırlar ve körler" olarak tanımlanmışlardır. Kalplerinin mühürlü olması, anlayışlarının olmadığını, yani akıllarını kullanamadıklarını, doğruyu yanlıştan ayıramadıklarını bildirmektedir. Bu kişiler huzura alınmamışlardır, mahrumdurlar geçici dünyada aldatıcı zevklerle meşgul olup dünyaya aldanmışlardır.
Hedef, Allah Teâlâ'ya olan ibâdeti hakkıyla yerine getirmek; sevgi, boyun eğme, korkma, sığınma, tevekkül, korku ve ümit, oruç, namaz, dua vb. taat ve ibadetlerde O’na hiç bir şeyi ortak koşmadan yönelmektir. Yapılan tüm çalışmalar ve ibadetler Allahu Zülcelal’in dışındaki bir şeye yapılamaz. Bir başkasına hoş görünmek ve dünya menfaatleri, kişisel egoların tatmini için yapılan tüm çabalar boş ve değersizdir. Riya ve gösteriş için yapılan amellerde olduğu gibi.
Göklerde ve yerde bütün otorite ve yetkilere sahip olan, ancak Allah'tır; yaratma O'na mahsustur; bütün nimetler O'nun kudret elindedir; bütün işler yalnızca ve yalnızca O'na aittir; kuvvet ve çare O'nun hükmündedir; göklerde ve yerde olan her şey ister istemez O'na itaat etmeye, emrine boyun eğmeye mecburdur. Bu sebeple onun dışında ilah olarak düşünülen şeyler yoktur ve sadece O’ndan bahsedilebilir. Hatta varlık ve yokluk tanımları bile onu izahtan uzaktır. Yüce Kuranda kendini bildirdiği üzere her şeyin hakiki var edicisi ve rızk vericisi Allah’tır.
‘Siz yalnızca Allah'tan başka birtakım putlara tapıyor ve birtakım yalanlar uyduruyorsunuz. Gerçek şu ki, sizin Allah'tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah'ın katında arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz O'na döndürüleceksiniz.’ (8)
Kim ki sağladığı menfaati ve eline geçenlerin Allah’ın dışında bir yaratılmıştan geldiğine inanırsa son derece zor bir durumun içinde kendisini kaçınılmaz olarak bulacaktır. Ancak ve ancak O onay verirse edilen dualar kabul edilir. Ancak perdelerini kaldırabilenler ve O’na dost olabilenler onun nezdinde duaları makbul olanlardır.
Tüm gaflet perdelerini yırtmak için Kuranı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünnetlerinde ifade edilen hususları çok dikkatli bir şekilde incelemek ve yerine getirmekle mükellefiz. Sebeplerin hakiki failinin Allahu Zülcelal olduğu bilinciyle hareket etmeli, azalarımızı günahlardan muhafaza edip, dosdoğru bir insan olarak, zikir, namaz, ibadet, salih amel, oruç, gibi güzel amel ve ibadetlerle tüm yaşamımızı süslemeli, manevi engel ve perdeleri kaldırma yolunda devamlı bir çaba içinde olmalıyız. İşte o zaman Yüce Yaradanın müjdelerine müstehak olabiliriz.
Perdelidir seven sevdiğinde
Açılsa sahne görünür benliğinde
Seyreyler hayalinde
Kendinden kendine her nefeste
.
Nefes tutar kendini
Kendine döner benliğinde
Benlik yok olur birliğinde
Ne perde kalır, ne de söz…
Kaynak:
1-Araf/179
2-İsra/45-46
3-Nahl/108
4-Araf/132
5-Fussilet/5
6-Munafikun/3
7- Casiye Suresi, 23-24
8-Ankebut/17
Yalkın Tuncay
Bizim tercihimizin hayırdan yana olduğundan şüphemiz yok. Peki bu niyetimize rağmen bu konuda neden yeterince muvaffak olamıyoruz sorusu üzerinde durmamız gerekiyor. Bizi yolumuzdan alıkoyan; kalbimize, gözümüze ,düşüncemize benliğimize perde koyan şeyler nelerdir? Bir çoğumuz bunun cevabını hemen verebilir. Allahu Teala (CC) nın emirleri yapılmazsa, Resulullahın (S.A.V.) sünnetine uyulmazsa, Allah Dostları örnek alınmazsa akıbet elbette hayırlı olamayacak, muvaffakiyet sağlanamayacaktır. Bunu bilgiye sahip olduğumuz halde neden uygulayamıyoruz sorusunun akabinde asıl mesele başlıyor.
Uygulayamıyoruz, çünkü günlük yaşantımızda maneviyatımıza perde olan pek çok şey var. Bunlar aslında imtihan sebebi. Çoğu zaman bu etkenleri yok edemiyoruz. Hemen aklımıza harama nazar etmek, gıybet dinlemek, abur cubur, helal haram demeden yemek içmek gibi örnekler gelir ki bunların tamamının vücudumuzda, kalbimizde, ruhumuzda olumsuz etkileri vardır. Dış etkenler olarak nitelediğimiz bu örnekleri çoğaltmak her zaman mümkündür. Bir de iç etkenler mevcuttur ki bunlar daha güçlü engellerdir. Benlik, kibir, ucup, mevki ve makam sevgisi, para sevgisi, çocuk sevgisi, eş sevgisi, mal sevgisi gibi iç engelleri yıkmak çok daha fazla gayret gerektirmektedir. Gerçekten günlük yaşantımızda çokça olumsuz etki ve günaha davet eden şeytan ve nefisin çağrılarını alıyoruz. Bu durum üzerimizde mutlaka bir iz bırakıyor ve zamanımızda da bu durum maalesef kötülüğü davet giderek artıyor.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) kişi bir günah işlediğinde kalbinde bir siyah nokta olur, bu siyah noktalar tövbe ile giderilmezse zamanla kalp kararır buyurmuşlardır. Peygamber efendimiz (S.A.V.)’in nefisle mücadelenin büyük cihat olduğuna dair beyanları bulanmaktadır.
Önümüze çıkan bu olumsuz etkileri ancak tövbe, zikir, ibadetle giderebiliriz. Tövbe, samimi zikir ve ibadet de ihlasla , teslimiyetle , muhabbetle ve riyasız olmalıdır.Ancak o zaman kul ile Rabbi arasında perdeler yavaş yavaş açılır ve ilahi huzura kabul olunur.
Perdeli kalmak, perdelenmek büyük hüzün ve mahrumiyet. Görememek, bilememek ne kadar acı. Işığın girmemesi sinelere , karanlıklarda kalmak. Tıpkı perdelerin odaya ışığın girmesini engellediği gibi. Perdelenme konusu Kur’an-ı Kerim’de Allahu Teala tarafından çokca zikredilmiş ve önemle vurgulanmıştır. Kişi ilahi huzurdan perdeli kalmamaya çok dikkat etmelidir.
‘Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.’ (1)
‘Kur'an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez bir perde kıldık. Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kur'an'da sadece Rabbini "bir ve tek" (ilah olarak) andığın zaman, 'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler.’ (2)
‘Onlar, Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir.’ (3)
‘Onlar: "Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler.’ (4)
‘Dediler ki: "Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz.’ (5)
‘Bu, onların iman etmeleri sonra inkar etmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerini mühürlemiştir, artık onlar kavrayamazlar.’ (6)
Allah tüm kainatı ve olayları sebeplere bağlamıştır. Sebepleri, gerçek yaratıcı yerine koymak bizler için son derece tehlikelidir. Bu yüzden sebep ve araçları, amaç edindiğimiz takdirde, sebeplere takılı kalmak kendimize cennet yolunda birer engel ve perdedir. Şüphesiz en kalın perde kişinin kendi vehmi benliğinin var olduğunu düşünmesidir. Kişi yaptığı ibadetin, sahip olduğu tüm değerlerin kendi çabasından ileri geldiğini, çalışmalarının kendi kudreti neticesi ortaya çıktığını düşünürse, Allah’ı bilme noktasında gaflettedir. Kendini bilmedikçe de Rabbini bilmeye yol bulamaz. Ne zaman ki varlığından fena bulur, o zaman kendini aradan kaldırarak seyri sülukta yol alır. Tasavvuf ehli kendini yok bilir, tüm perdeleri, vehmedilen ilahlarını yokluğunun idraki içinde, ilahlar yoktur, sadece Allah ( Lailahe İllallah) der.
‘Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? (7)
Vicdanlarını geride bırakıp nefislerine uyan ve sahip oldukları özellikler sebebiyle azan bu kişiler "sağırlar ve körler" olarak tanımlanmışlardır. Kalplerinin mühürlü olması, anlayışlarının olmadığını, yani akıllarını kullanamadıklarını, doğruyu yanlıştan ayıramadıklarını bildirmektedir. Bu kişiler huzura alınmamışlardır, mahrumdurlar geçici dünyada aldatıcı zevklerle meşgul olup dünyaya aldanmışlardır.
Hedef, Allah Teâlâ'ya olan ibâdeti hakkıyla yerine getirmek; sevgi, boyun eğme, korkma, sığınma, tevekkül, korku ve ümit, oruç, namaz, dua vb. taat ve ibadetlerde O’na hiç bir şeyi ortak koşmadan yönelmektir. Yapılan tüm çalışmalar ve ibadetler Allahu Zülcelal’in dışındaki bir şeye yapılamaz. Bir başkasına hoş görünmek ve dünya menfaatleri, kişisel egoların tatmini için yapılan tüm çabalar boş ve değersizdir. Riya ve gösteriş için yapılan amellerde olduğu gibi.
Göklerde ve yerde bütün otorite ve yetkilere sahip olan, ancak Allah'tır; yaratma O'na mahsustur; bütün nimetler O'nun kudret elindedir; bütün işler yalnızca ve yalnızca O'na aittir; kuvvet ve çare O'nun hükmündedir; göklerde ve yerde olan her şey ister istemez O'na itaat etmeye, emrine boyun eğmeye mecburdur. Bu sebeple onun dışında ilah olarak düşünülen şeyler yoktur ve sadece O’ndan bahsedilebilir. Hatta varlık ve yokluk tanımları bile onu izahtan uzaktır. Yüce Kuranda kendini bildirdiği üzere her şeyin hakiki var edicisi ve rızk vericisi Allah’tır.
‘Siz yalnızca Allah'tan başka birtakım putlara tapıyor ve birtakım yalanlar uyduruyorsunuz. Gerçek şu ki, sizin Allah'tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah'ın katında arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz O'na döndürüleceksiniz.’ (8)
Kim ki sağladığı menfaati ve eline geçenlerin Allah’ın dışında bir yaratılmıştan geldiğine inanırsa son derece zor bir durumun içinde kendisini kaçınılmaz olarak bulacaktır. Ancak ve ancak O onay verirse edilen dualar kabul edilir. Ancak perdelerini kaldırabilenler ve O’na dost olabilenler onun nezdinde duaları makbul olanlardır.
Tüm gaflet perdelerini yırtmak için Kuranı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünnetlerinde ifade edilen hususları çok dikkatli bir şekilde incelemek ve yerine getirmekle mükellefiz. Sebeplerin hakiki failinin Allahu Zülcelal olduğu bilinciyle hareket etmeli, azalarımızı günahlardan muhafaza edip, dosdoğru bir insan olarak, zikir, namaz, ibadet, salih amel, oruç, gibi güzel amel ve ibadetlerle tüm yaşamımızı süslemeli, manevi engel ve perdeleri kaldırma yolunda devamlı bir çaba içinde olmalıyız. İşte o zaman Yüce Yaradanın müjdelerine müstehak olabiliriz.
Perdelidir seven sevdiğinde
Açılsa sahne görünür benliğinde
Seyreyler hayalinde
Kendinden kendine her nefeste
.
Nefes tutar kendini
Kendine döner benliğinde
Benlik yok olur birliğinde
Ne perde kalır, ne de söz…
Kaynak:
1-Araf/179
2-İsra/45-46
3-Nahl/108
4-Araf/132
5-Fussilet/5
6-Munafikun/3
7- Casiye Suresi, 23-24
8-Ankebut/17
Yalkın Tuncay
INTERNET VE AİLE İÇİ EĞİTİM
İnternet artık günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu. Bilgi alış verişi, bilginin serbestçe dolaşım ve paylaşımı en üst düzeye ulaştı. İş hayatında etkin bir kullanım sahasına sahip internet, artık hemen hemen tüm evlere girmiş durumda.
Dini hayatımızın tanzimi noktasında aile içi eğitim ve gelişiminde etkin bir rol oynayan internet konusunda neler yapıyoruz, ne tür önlemler alıyoruz?
İslamda zaman tanzimi son derece önemli bir husustur. İbadet, günlük ve sosyal hayat, aile eğitimi, dinlenme gibi bölümler halinde ele alınabilen zaman tahsisinde internetin payı dikkatle tespit edilmelidir.
Özellikle kişilerin tanışmasını ve chat yapılmasını kolaylaştıran programlar hane halkının büyük vaktini almakta; eş, çocuk, hısım, akraba ziyareti gibi konuları ihmal etme noktasına gelebilmektedir. Ev ödevini yaptırabilmek için babasından e-posta ile randevu isteyen bir çocuk temsili sanırım ne anlatmak istediğimizi büyük ölçüde size yansıtacaktır.Aynı zamanda internet kullanımının limitsiz ve denetimsiz bir şekilde olması bilhassa çocuklarını ruh sağlığını çok olumsuz etkilemekte, tamamen çevresinden kendisini soyutlamış çevreye ve toplumsal değerlere kayıtsız bir insan kitlesinin oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Özellikle bizim toplumumuzda kendisini çok hissettiren kitap okumamama ve güzel sanatlara ilgi duymama alışkanlığı internetin sanal girdabinda vahim bir boyutta hızla ivme kazanmaktadır.
Evet internet tüm nimetleriyle eşsiz bir hazine. Bu sistemde yok, yok. Tüm araştırma ve incelemelerinizi yapabilir, kütüphaneler dolusu bilgiye bir tuşa basarak ulaşabilirsiniz. Dünyanın neresinde olursa olsun istediğiniz kişi, kurum ve kuruluşla istediğiniz an irtibata geçebilirsiniz. Gezmediğiniz, görmediğiniz yerleri görebilir ve inceleyebilirsiniz. Ancak tüm bunlar için tahsis edeceğiniz süre ile ailenizin eğitimi, ruhsal gelişimi ve mutluluğu için ayıracağınız süreyi mutlaka dengelemelisiniz.
Eşiniz, çocuklarınız ve büyüklerinizin sizin üzerinizde hakları vardır.
Daha da önemlisi bir kul olarak, farzlarımızın özellikle de namazlarımızın aksamasına asla müsaade etmemelisiniz.
Aile mevhumunu sarsacak noktalara gelinmemesi kaydıyla internetin tüm faydalarından istifade etmek gerekiyor. Özellikle çocuklarımızın eğitim ve öğretimine yönelik olarak, onlarla birlikte araştırma yapmalı, ders çalışmalarına internet üzerinden de destek vermeliyiz. Çocukların pornografik yayınlara bağlantılarını kısıtlayan programları araştırarak bulmak ve kullanmak gerekiyor. Bu anlamda çocuklarımızı özgür bir ortamda yetiştirmek, ancak bunu yaparken de mutlaka kontrollü hareket etmek ve denetlemek şart. Diğer bir ifadeyle neyi nasıl yaptığını bilmemiz gerekiyor. Bizlere çok büyük dersler olan bir atasözümüzde ağaç yaş iken eğilir denmekte ve zamanını zayi eden kişinin kendisini zayi edeceği ifade edilmektedir.Şahsiyetin tam teşekkül etmeğe başladığı çağlarda çocuklarımız internet cafe ve benzeri yerlerde ya zamanının büyük kısmını oyunla , chatle yada filim izleyerek geçirmektedir. Bu tür yayınlar çocuklarının gelişiminde travmatik ve dramatik bir takım gelişmelere yol açmaktadır. Bunun en acıklı en ibret verici ve insanın kanını donduran boyutta olanı özellikle sinsice hazırlanmış proğramları izleyen gençler arasında uyuşturucu,alkol, ve sigara kullanım yaşınını ilk öğretim seviyesine kadar düşmüş olmasıdır. Başka bir vahim durumda chat yaparak tanışan gençler arasında (özendirme ve teşvik edilerek) özgürlük kisvesi altında müslüman kimliğinin olmassa olmazı olan iffet kavramının tamamen yokedilmeye çalışılmasıdır.
İnternette çocuklarımızın yararlanabileceği siteleri araştıralım. Özellikle islam ahlakı ile paralel çocuk sitelerine öncelik vermek çocuğun edep, erkan ve usulle yetişmesine de fırsat verecektir.
Hanımlarımızın da internette kendilerini geliştirmelerine izin vermeli, sosyalleşme imkanları kısıtlanmamalıdır. Aile bir bütündür. Her bir bireyin kendine has hak, öncelik ve sorumlulukları vardır. Ailenin gelişiminde anne ve baba birlikte görev almalı, sadece çocukların değil, büyüklerin ve akrabaların da gelişim, eğitimlerine destek verilmelidir. İnternetin sağladığı tüm imkanlardan da bu yönüyle istifade edilebilir.
Bilginin ve öğrenmenin değeri asla unutulmamalıdır. Bundan dolayı internet sisteminin getirdiği tüm avantajlardan istifade etmek elzemdir. Ancak unutulmaması gereken en önemli mesele, aile içi hayatımızda internetin kullanımının kontrol altına alınmasıdır. Belli periodlar ve amaçlara yönelik internet kullanımı hususnda bilinçlenmek gerekmektedir. Bu ise hiç şüphesiz aile bireyleri olarak bizlere düşmektedir. Bir toplumun en küçük yapı birimi aile binalardaki temel konumundadır. Temel ne kadar sağlam olursa bina o kadar sağlam olur. Aile ne kadar sağlıklı ve ruhsal yönden sağlam olursa, o toplum da o kadar sağlıklı olur.
Yalkın Tuncay
Dini hayatımızın tanzimi noktasında aile içi eğitim ve gelişiminde etkin bir rol oynayan internet konusunda neler yapıyoruz, ne tür önlemler alıyoruz?
İslamda zaman tanzimi son derece önemli bir husustur. İbadet, günlük ve sosyal hayat, aile eğitimi, dinlenme gibi bölümler halinde ele alınabilen zaman tahsisinde internetin payı dikkatle tespit edilmelidir.
Özellikle kişilerin tanışmasını ve chat yapılmasını kolaylaştıran programlar hane halkının büyük vaktini almakta; eş, çocuk, hısım, akraba ziyareti gibi konuları ihmal etme noktasına gelebilmektedir. Ev ödevini yaptırabilmek için babasından e-posta ile randevu isteyen bir çocuk temsili sanırım ne anlatmak istediğimizi büyük ölçüde size yansıtacaktır.Aynı zamanda internet kullanımının limitsiz ve denetimsiz bir şekilde olması bilhassa çocuklarını ruh sağlığını çok olumsuz etkilemekte, tamamen çevresinden kendisini soyutlamış çevreye ve toplumsal değerlere kayıtsız bir insan kitlesinin oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Özellikle bizim toplumumuzda kendisini çok hissettiren kitap okumamama ve güzel sanatlara ilgi duymama alışkanlığı internetin sanal girdabinda vahim bir boyutta hızla ivme kazanmaktadır.
Evet internet tüm nimetleriyle eşsiz bir hazine. Bu sistemde yok, yok. Tüm araştırma ve incelemelerinizi yapabilir, kütüphaneler dolusu bilgiye bir tuşa basarak ulaşabilirsiniz. Dünyanın neresinde olursa olsun istediğiniz kişi, kurum ve kuruluşla istediğiniz an irtibata geçebilirsiniz. Gezmediğiniz, görmediğiniz yerleri görebilir ve inceleyebilirsiniz. Ancak tüm bunlar için tahsis edeceğiniz süre ile ailenizin eğitimi, ruhsal gelişimi ve mutluluğu için ayıracağınız süreyi mutlaka dengelemelisiniz.
Eşiniz, çocuklarınız ve büyüklerinizin sizin üzerinizde hakları vardır.
Daha da önemlisi bir kul olarak, farzlarımızın özellikle de namazlarımızın aksamasına asla müsaade etmemelisiniz.
Aile mevhumunu sarsacak noktalara gelinmemesi kaydıyla internetin tüm faydalarından istifade etmek gerekiyor. Özellikle çocuklarımızın eğitim ve öğretimine yönelik olarak, onlarla birlikte araştırma yapmalı, ders çalışmalarına internet üzerinden de destek vermeliyiz. Çocukların pornografik yayınlara bağlantılarını kısıtlayan programları araştırarak bulmak ve kullanmak gerekiyor. Bu anlamda çocuklarımızı özgür bir ortamda yetiştirmek, ancak bunu yaparken de mutlaka kontrollü hareket etmek ve denetlemek şart. Diğer bir ifadeyle neyi nasıl yaptığını bilmemiz gerekiyor. Bizlere çok büyük dersler olan bir atasözümüzde ağaç yaş iken eğilir denmekte ve zamanını zayi eden kişinin kendisini zayi edeceği ifade edilmektedir.Şahsiyetin tam teşekkül etmeğe başladığı çağlarda çocuklarımız internet cafe ve benzeri yerlerde ya zamanının büyük kısmını oyunla , chatle yada filim izleyerek geçirmektedir. Bu tür yayınlar çocuklarının gelişiminde travmatik ve dramatik bir takım gelişmelere yol açmaktadır. Bunun en acıklı en ibret verici ve insanın kanını donduran boyutta olanı özellikle sinsice hazırlanmış proğramları izleyen gençler arasında uyuşturucu,alkol, ve sigara kullanım yaşınını ilk öğretim seviyesine kadar düşmüş olmasıdır. Başka bir vahim durumda chat yaparak tanışan gençler arasında (özendirme ve teşvik edilerek) özgürlük kisvesi altında müslüman kimliğinin olmassa olmazı olan iffet kavramının tamamen yokedilmeye çalışılmasıdır.
İnternette çocuklarımızın yararlanabileceği siteleri araştıralım. Özellikle islam ahlakı ile paralel çocuk sitelerine öncelik vermek çocuğun edep, erkan ve usulle yetişmesine de fırsat verecektir.
Hanımlarımızın da internette kendilerini geliştirmelerine izin vermeli, sosyalleşme imkanları kısıtlanmamalıdır. Aile bir bütündür. Her bir bireyin kendine has hak, öncelik ve sorumlulukları vardır. Ailenin gelişiminde anne ve baba birlikte görev almalı, sadece çocukların değil, büyüklerin ve akrabaların da gelişim, eğitimlerine destek verilmelidir. İnternetin sağladığı tüm imkanlardan da bu yönüyle istifade edilebilir.
Bilginin ve öğrenmenin değeri asla unutulmamalıdır. Bundan dolayı internet sisteminin getirdiği tüm avantajlardan istifade etmek elzemdir. Ancak unutulmaması gereken en önemli mesele, aile içi hayatımızda internetin kullanımının kontrol altına alınmasıdır. Belli periodlar ve amaçlara yönelik internet kullanımı hususnda bilinçlenmek gerekmektedir. Bu ise hiç şüphesiz aile bireyleri olarak bizlere düşmektedir. Bir toplumun en küçük yapı birimi aile binalardaki temel konumundadır. Temel ne kadar sağlam olursa bina o kadar sağlam olur. Aile ne kadar sağlıklı ve ruhsal yönden sağlam olursa, o toplum da o kadar sağlıklı olur.
Yalkın Tuncay
HAC VE MÜMİN KARDEŞLİĞİ
Hac görevi pek çok hikmet ve faydaları içinde barındıran bir ibadettir. Bütün İslâm alemini tüm renk ve dilleriyle birarada tutan bir renk ve ses zenginliği ile doyumsuz bir maneviyata sahiptir. Farklılıkların birarada uyumlu ve aynı istikamette yol alışıdır hac. Aynı zamanda bir yola çıkış, içsel manevi bir yolculuktur.. Farklı renklerin biraraya gelerek tek bir ses vermesidir. “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” “Davetine icabet ettim. Buyur Allah’ım” nidalarıyla teslim olmuş ve aynı gönül coşkunluğuyla dile getirmededir insanlık tek bir yürek halinde. Müminler, günlük yaşamın tüm telaşelerinden ve üzüntülerinden uzakta, tam bir gönül huzuruyla Allah’a yönelme fırsatı elde etmektedirler.
Onlar gerek mallarıyla, gerekse bedenleriyle yerine getirirler görevlerini. Hac görevinin yerine getirilmesi öncelikle mümin kardeşliğini ön plana çıkarmalı, inananlar arasında paylaşma, sevme, sevilme gibi insana dönük unutulan hasletlerin ortaya çıkmasına vesile olmalıdır. Müslümanların mutlaka birbiriyle yardımlaşması, tanışması, dertleşmesi, birleşmesi, güçlü bir bağlantı ve işbirliği kurması, hatta hacıların yurda dönüşleriyle birlikte mevcut işbirliğini sürdürmesi çok önemli bir husustur.
Ümmet şuuruna ulaşma, islâm kardeşliği ve birliği fikrinin ön planda tutulduğu mümin kardeşliğinin gerekliliği ve öneminin daha iyi anlaşılması için en önemli fırsatlardan biridir hac ibadeti. Diğer yandan hac uygulamalarının sadece ferdi bir ibadet olmadığı, ruhi olduğu kadar toplumsal yönü de büyük önem arzetmektedir. Birlik ve bütünlük içerisinde olması gereken İslam dünyasının dört bir tarafından, kardeş ülkelerinin problemlerinin ayrı ayrı ele alınarak birbirlerine destek olmaları ve bu alınan kararların uygulanabilme imkanları da bulunabilmektedir. Böyle bir ortamda farklı renk, dil ve ırka mensup İslam ümmetinin tek vücud olma ve her türlü yardımlaşma ve dayanışmanın temellerini atma fırsatları doğabilmektedir. Bu noktada da şu ayetlerdeki anlam tecelli etmektedir: "İnsanları hacca davet et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen çeşitli vasıtalarla sana varsınlar. Böylece onlar dünyevi ve uhrevi menfaatlerini görsünler ve belli günlerde, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları kurban ederken, Allah'ın adını ansınlar. Siz de onlardan yeyin, yoksula ve fakire yedirin " (el Hac, 22/27, 28).
Bu nedenledir ki Peygamber Efendimiz (SAV), müslümanların hac yapmalarına imkân doğduğu ilk sene kendisi hacca gidemeyeceği için Hz. Ebu Bekir'i (RA) hac emiri tâyin etmiştir. Ertesi yıl Veda Haccı'nda haccı bizzat kendisi idare etmiştir. Peygamber Efendimizin (SAV) vefatından sonra işbaşına gelen İslam halifeleri de onun bu uygulamasını sürdürmeye gayret etmişlerdir.
Hacda makam, rütbe ve ideolojiler ibadet sırasında önemini yitirmektedir. Milyonlarca müslüman aynı gayeye eşit olarak, yanyana aynı kıyafetlerle katılmaktadırlar. Hep birlikte yapılan güçlü dualar, bir sel coşkusuyla akmakta ve Yaradana iştiyakla yakarılmaktadır. Herkesin amaç ve hedefleri bir olduğu gibi karşılaşılan güçlükler ve şartlar da birbirine yakındır. Birlikte edilen dualar, yanyana edilen tavaflar hep İslam kardeşliğine ve birliğe birer delil olmalıdır. Kutsal mekanların ziyareti manevi yükselişe bir vesile olur, arınan ve tövbelerle temizlenen müminler manevi tadını alırlar haccın kol kola, omuz omuza, yürek yüreğe…
Sabır, tahammül, güçlüklere karşı gelebilme, büyük topluluklarla beraber uyumlu davranış sergileme, aynı şeyleri yapabilme ve odaklanabilme, birlik bilinci ve mümin kardeşliği şuurunun gelişmesine bir kez daha katkıda bulunur.
Arafat gibi mahşerin örneğini oluşturan bir yerde Allah’a el açıp yalvaran ve günahlarından arınan ve tatmin olmuş bir müslüman portresi vardır karşımızda.
Efendimiz (S.A.V) “Hac Arafattır” buyurmuşlardır. (İbn-i Mâce Menasik, 57, No;3015,-2/1003 - Ebu Davud Menasik, 68, No;1949,2/599)
Diğer yandan da; “Kim Allah için hacceder de bu sırada kötü söz ve davranışlardan sakınırsa annesinden doğduğu gün gibi (temiz ve günahlarından arınmış olarak evine) döner” (Buhari, Sahih, Hac, 4; Müslim, Sahih, Hac, 438) buyurarak, haccın günahlara keffaret olacağını açıklamıştır.
Kesin bir arınma temizlenme ve günahlardan kurtulma yeridir Arafat.
Tüm müminler böylesine büyük bir nimetin kıymetini bilmeli ve bu hususta asla tereddüt etmemelidir. Diğer yandan, namaz, tavaf, sa’y, telbiye, zikir, vakfe, tövbe, kurban ve ihramla ilgili kurallardan oluşan yoğun bir ibadet ve taat heyecanını yaşayan mümin, dünyevi isteklerini geride bırakmıştır. Dünya anlamını yitirmekte ve küçülmektedir an be an, kalan sadece muhabbet ve birlik, vahdet şuurunun kalplere gönüllere yerleşmesidir. Anlar ki farklılıklar sadece sana bana göre, zıtlar var ancak zıtlıklar asla yok. Belirli süre içinde birlikte yaşayan, yemeklerini, sularını paylaşan insanlar kardeşliklerini bir kez daha hatırlarlar, üstünlüğün sadece takvada olduğunu farkederler.
İşte bu noktada haccın, mümine sağladığı öylesine çok katkı ve güzel hasletler var ki, bunların tüm ortamlarda anlatılması, paylaşılması ve değerlendirilmesi gerekiyor. Tüm İslam ülkeleri bu çağrıya katılmalı, desteklemeli ve anlatmalıdır. Tüm dünyada ruhu aç ve bir çıkış bekleyen milyarlarca insan var. Haccın manevi ve kardeşlik yönünü, barış ve getirdiği içsel ve dışsal açılımları ve haccın ruhunu tüm insanlığa aktaracak, idrak ettirecek ciddi çalışmalara ihtiyaç duyulmalıdır.
Bakınız bu konuda Malcolm X , yardımcılarına, yeni Müslüman camiine(mabedine), basına ve eşine hac görevini yaptığı zaman gönderdiği mektupta şunları ifade etmektedir.
‘ Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed'in kutsal kitapta adı geçen tüm peygamberlerin diyarı olan kadim kutsal beldede bütün renklerin ve bütün ırklara mensup insanlar arasında görülen sarsılmaz, gerçek kardeşlik ruhunun bir eşine daha rastlamadım. Geçtiğimiz hafta, her renkten insanın bana gösterdiği canayakınlık karşısında büyülenmiştim, dilim tutulmuştu sanki……….….Dünyanın her yerinden gelen, yüzbinlerce hacı vardı. Her renkten insan vardı; mavi gözlü sarışınlardan tutunda Afrikalı karaderililere değin.……Çeşitli renklere mensup olan insanlar arasındaki samimiyetin ve gerçek kardeşliğin böylesine hiç tanık olmamıştım; birbirlerinin renklerine aldırdıkları bile yok.….İslam dünyasına geldim geleli onbir gün oluyor; o gün bugündür de gözleri maviler mavisi ve saçları sarılar sarısı ve tenleri beyazlar beyazı olan müslüman kardeşlerle -aynı Tanrıya tapındığımız için- aynı tabaktan yemekteyiz, aynı bardaktan içmekteyiz, aynı yatakta (yada aynı halıda) uyumaktayız. Ve gene, 'beyaz' müslümanların sözlerinde ve davranışlarında, tutumlarında; Nijerya'dan, Sudan'dan, Gana'dan gelen Afrikalı siyah Müslümanların gösterdikleri samimiyetin aynısını bulmaktayım.Hepimiz gerçekte kardeş gibiyiz. Çünkü bu insanların aynı tanrıya yönelen inançları; kafalarındaki tüm 'beyaz' imgeleri, davranışlarındaki tüm 'beyaz' imgeleri, tutumlarındaki tüm 'beyaz' imgeleri silip atmıştır…’
Genel itibariyle hadislerde de hacca gitmenin önemli faziletlerinden bahsedilmekte, imkanlar oluştuğu taktirde gidilmesi önemle tavsiye edilmektedir. Hatta şu ikaz kayda değerdir. Peygamber Efendimiz (SAV) buyuruyor ki:
"Arafat'tan dönüp de, ‘acaba benim günahlarım af oldu mu?’ diyen kişi, en büyük günahkardır" demektedir. Kim açık (ta görülen) bir ihtiyaç, (yolculuğuna) mani olan bir hastalık veya zalim bir hükümdar engellemediği halde haccetmezse, dilerse Yahudi, dilerse Nasrânî olarak ölsün. (Buhârî, Hacc 4, Cezâu's-Sayd 26, Cihâd 1; Nesâî, Hacc 4, (5, 113).
Görüldüğü gibi imkanlar dahilinde haccın yerine getirilmesi çok önemli bir husustur. Herşeyin ötesinde büyük fırsatlar verilmiş olup, anlaşılan odur ki bu kadar büyük önem taşıyan imkanlardan müminlerin istifade etmesi istenmiştir. Çünkü hacda, o güne kadar bilerek ya da bilmeyerek işlenen tüm günahlar silinmekte; kişinin annesinden doğduğu günkü kadar günahsız olarak döneceğinden bahsedilmektedir.
Bu şuur ve idrak içerisinde; kısa bir süre de olsa kefenlere bürünmüşcesine, dünyadan ve sahip olduklarından soyunarak ihramları giyip; madde dünyasından ve onun tüm geçici değerlerinden arınıp vahdetin kokusunu duyabilenlere ne mutlu! Ne mutlu o kimselere ki her baktıklarında Rablerini müşahede ederler. Ne mutlu onlara ki ak-kara, şu-bu ayrımı yapmadan mümin kardeşliğini idrak ederler, ne mutlu onlara!
Yalkın Tuncay, Aralık 2005
Onlar gerek mallarıyla, gerekse bedenleriyle yerine getirirler görevlerini. Hac görevinin yerine getirilmesi öncelikle mümin kardeşliğini ön plana çıkarmalı, inananlar arasında paylaşma, sevme, sevilme gibi insana dönük unutulan hasletlerin ortaya çıkmasına vesile olmalıdır. Müslümanların mutlaka birbiriyle yardımlaşması, tanışması, dertleşmesi, birleşmesi, güçlü bir bağlantı ve işbirliği kurması, hatta hacıların yurda dönüşleriyle birlikte mevcut işbirliğini sürdürmesi çok önemli bir husustur.
Ümmet şuuruna ulaşma, islâm kardeşliği ve birliği fikrinin ön planda tutulduğu mümin kardeşliğinin gerekliliği ve öneminin daha iyi anlaşılması için en önemli fırsatlardan biridir hac ibadeti. Diğer yandan hac uygulamalarının sadece ferdi bir ibadet olmadığı, ruhi olduğu kadar toplumsal yönü de büyük önem arzetmektedir. Birlik ve bütünlük içerisinde olması gereken İslam dünyasının dört bir tarafından, kardeş ülkelerinin problemlerinin ayrı ayrı ele alınarak birbirlerine destek olmaları ve bu alınan kararların uygulanabilme imkanları da bulunabilmektedir. Böyle bir ortamda farklı renk, dil ve ırka mensup İslam ümmetinin tek vücud olma ve her türlü yardımlaşma ve dayanışmanın temellerini atma fırsatları doğabilmektedir. Bu noktada da şu ayetlerdeki anlam tecelli etmektedir: "İnsanları hacca davet et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen çeşitli vasıtalarla sana varsınlar. Böylece onlar dünyevi ve uhrevi menfaatlerini görsünler ve belli günlerde, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları kurban ederken, Allah'ın adını ansınlar. Siz de onlardan yeyin, yoksula ve fakire yedirin " (el Hac, 22/27, 28).
Bu nedenledir ki Peygamber Efendimiz (SAV), müslümanların hac yapmalarına imkân doğduğu ilk sene kendisi hacca gidemeyeceği için Hz. Ebu Bekir'i (RA) hac emiri tâyin etmiştir. Ertesi yıl Veda Haccı'nda haccı bizzat kendisi idare etmiştir. Peygamber Efendimizin (SAV) vefatından sonra işbaşına gelen İslam halifeleri de onun bu uygulamasını sürdürmeye gayret etmişlerdir.
Hacda makam, rütbe ve ideolojiler ibadet sırasında önemini yitirmektedir. Milyonlarca müslüman aynı gayeye eşit olarak, yanyana aynı kıyafetlerle katılmaktadırlar. Hep birlikte yapılan güçlü dualar, bir sel coşkusuyla akmakta ve Yaradana iştiyakla yakarılmaktadır. Herkesin amaç ve hedefleri bir olduğu gibi karşılaşılan güçlükler ve şartlar da birbirine yakındır. Birlikte edilen dualar, yanyana edilen tavaflar hep İslam kardeşliğine ve birliğe birer delil olmalıdır. Kutsal mekanların ziyareti manevi yükselişe bir vesile olur, arınan ve tövbelerle temizlenen müminler manevi tadını alırlar haccın kol kola, omuz omuza, yürek yüreğe…
Sabır, tahammül, güçlüklere karşı gelebilme, büyük topluluklarla beraber uyumlu davranış sergileme, aynı şeyleri yapabilme ve odaklanabilme, birlik bilinci ve mümin kardeşliği şuurunun gelişmesine bir kez daha katkıda bulunur.
Arafat gibi mahşerin örneğini oluşturan bir yerde Allah’a el açıp yalvaran ve günahlarından arınan ve tatmin olmuş bir müslüman portresi vardır karşımızda.
Efendimiz (S.A.V) “Hac Arafattır” buyurmuşlardır. (İbn-i Mâce Menasik, 57, No;3015,-2/1003 - Ebu Davud Menasik, 68, No;1949,2/599)
Diğer yandan da; “Kim Allah için hacceder de bu sırada kötü söz ve davranışlardan sakınırsa annesinden doğduğu gün gibi (temiz ve günahlarından arınmış olarak evine) döner” (Buhari, Sahih, Hac, 4; Müslim, Sahih, Hac, 438) buyurarak, haccın günahlara keffaret olacağını açıklamıştır.
Kesin bir arınma temizlenme ve günahlardan kurtulma yeridir Arafat.
Tüm müminler böylesine büyük bir nimetin kıymetini bilmeli ve bu hususta asla tereddüt etmemelidir. Diğer yandan, namaz, tavaf, sa’y, telbiye, zikir, vakfe, tövbe, kurban ve ihramla ilgili kurallardan oluşan yoğun bir ibadet ve taat heyecanını yaşayan mümin, dünyevi isteklerini geride bırakmıştır. Dünya anlamını yitirmekte ve küçülmektedir an be an, kalan sadece muhabbet ve birlik, vahdet şuurunun kalplere gönüllere yerleşmesidir. Anlar ki farklılıklar sadece sana bana göre, zıtlar var ancak zıtlıklar asla yok. Belirli süre içinde birlikte yaşayan, yemeklerini, sularını paylaşan insanlar kardeşliklerini bir kez daha hatırlarlar, üstünlüğün sadece takvada olduğunu farkederler.
İşte bu noktada haccın, mümine sağladığı öylesine çok katkı ve güzel hasletler var ki, bunların tüm ortamlarda anlatılması, paylaşılması ve değerlendirilmesi gerekiyor. Tüm İslam ülkeleri bu çağrıya katılmalı, desteklemeli ve anlatmalıdır. Tüm dünyada ruhu aç ve bir çıkış bekleyen milyarlarca insan var. Haccın manevi ve kardeşlik yönünü, barış ve getirdiği içsel ve dışsal açılımları ve haccın ruhunu tüm insanlığa aktaracak, idrak ettirecek ciddi çalışmalara ihtiyaç duyulmalıdır.
Bakınız bu konuda Malcolm X , yardımcılarına, yeni Müslüman camiine(mabedine), basına ve eşine hac görevini yaptığı zaman gönderdiği mektupta şunları ifade etmektedir.
‘ Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed'in kutsal kitapta adı geçen tüm peygamberlerin diyarı olan kadim kutsal beldede bütün renklerin ve bütün ırklara mensup insanlar arasında görülen sarsılmaz, gerçek kardeşlik ruhunun bir eşine daha rastlamadım. Geçtiğimiz hafta, her renkten insanın bana gösterdiği canayakınlık karşısında büyülenmiştim, dilim tutulmuştu sanki……….….Dünyanın her yerinden gelen, yüzbinlerce hacı vardı. Her renkten insan vardı; mavi gözlü sarışınlardan tutunda Afrikalı karaderililere değin.……Çeşitli renklere mensup olan insanlar arasındaki samimiyetin ve gerçek kardeşliğin böylesine hiç tanık olmamıştım; birbirlerinin renklerine aldırdıkları bile yok.….İslam dünyasına geldim geleli onbir gün oluyor; o gün bugündür de gözleri maviler mavisi ve saçları sarılar sarısı ve tenleri beyazlar beyazı olan müslüman kardeşlerle -aynı Tanrıya tapındığımız için- aynı tabaktan yemekteyiz, aynı bardaktan içmekteyiz, aynı yatakta (yada aynı halıda) uyumaktayız. Ve gene, 'beyaz' müslümanların sözlerinde ve davranışlarında, tutumlarında; Nijerya'dan, Sudan'dan, Gana'dan gelen Afrikalı siyah Müslümanların gösterdikleri samimiyetin aynısını bulmaktayım.Hepimiz gerçekte kardeş gibiyiz. Çünkü bu insanların aynı tanrıya yönelen inançları; kafalarındaki tüm 'beyaz' imgeleri, davranışlarındaki tüm 'beyaz' imgeleri, tutumlarındaki tüm 'beyaz' imgeleri silip atmıştır…’
Genel itibariyle hadislerde de hacca gitmenin önemli faziletlerinden bahsedilmekte, imkanlar oluştuğu taktirde gidilmesi önemle tavsiye edilmektedir. Hatta şu ikaz kayda değerdir. Peygamber Efendimiz (SAV) buyuruyor ki:
"Arafat'tan dönüp de, ‘acaba benim günahlarım af oldu mu?’ diyen kişi, en büyük günahkardır" demektedir. Kim açık (ta görülen) bir ihtiyaç, (yolculuğuna) mani olan bir hastalık veya zalim bir hükümdar engellemediği halde haccetmezse, dilerse Yahudi, dilerse Nasrânî olarak ölsün. (Buhârî, Hacc 4, Cezâu's-Sayd 26, Cihâd 1; Nesâî, Hacc 4, (5, 113).
Görüldüğü gibi imkanlar dahilinde haccın yerine getirilmesi çok önemli bir husustur. Herşeyin ötesinde büyük fırsatlar verilmiş olup, anlaşılan odur ki bu kadar büyük önem taşıyan imkanlardan müminlerin istifade etmesi istenmiştir. Çünkü hacda, o güne kadar bilerek ya da bilmeyerek işlenen tüm günahlar silinmekte; kişinin annesinden doğduğu günkü kadar günahsız olarak döneceğinden bahsedilmektedir.
Bu şuur ve idrak içerisinde; kısa bir süre de olsa kefenlere bürünmüşcesine, dünyadan ve sahip olduklarından soyunarak ihramları giyip; madde dünyasından ve onun tüm geçici değerlerinden arınıp vahdetin kokusunu duyabilenlere ne mutlu! Ne mutlu o kimselere ki her baktıklarında Rablerini müşahede ederler. Ne mutlu onlara ki ak-kara, şu-bu ayrımı yapmadan mümin kardeşliğini idrak ederler, ne mutlu onlara!
Yalkın Tuncay, Aralık 2005
3 Temmuz 2007 Salı
GÜNÜMÜZDE ASR-I SAADET’İ YAŞAMAK MÜMKÜN MÜ?

'Her can ölümü tadıcıdır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile şer ile de deniyoruz. (Nihayet yine) ancak bize döndürüleceksiniz.' (1)Allah Tealâ, Kur’an-ı Kerim’de iyi ile kötüyü, hayır ve şerri izah etmiş, bir imtihan vesilesi olarak da cahiliyye ile Asr-ı Saadet dönemini örnek göstermiştir. Bu nedenle, inananlar olarak temel görevimiz bu dönemleri tüm yönleriyle doğru anlamak ve değerlendirmek olmalıdır. Bunu yaparken de dikkat etmemiz gereken husus bu iki dönemin sağlıklı bir şekilde mukayese edilmesi, diğer yandan da ahir zaman olarak nitelediğimiz günümüz şartları ile geçmiş bu dönemlerin birarada düşünülmesidir. Şunu öncelikle kabul etmek gerekir ki geçmişte meydana gelmiş olduğunu kabul ettiğimiz ve Kur'an-ı Kerim'de belirtilen diğer hadiseler bugün de şekil ve kimlik değiştirmek suretiyle aynen yaşanmaktadır. Konuları bu persfektiften değerlendirmekte büyük fayda bulunmaktadır.
Birbirinden Tamamen Farklı İki Dönem
Ne yazık ki bu mükemmel mukayese ve örnekler biz inananlar tarafından ne ölçüde anlaşılabilmiş ve hakkıyla değerlendirilebilmiştir? İnsan olarak sahip olduğumuz üstün değer ve ilkelerin kıymetini biliyor muyuz? Söz konusu saadet devrini geçmişte yaşanmış, olmuş bitmiş hikayelerden ibaret mi sanıyoruz ya da uygulamaları hayatımıza ne ölçüde geçirebiliyor ve tatbik edebiliyoruz? Ya da bu bilince ulaşmak için ne yapıyoruz? Bugünkü bakış açımız nedir?
Saadet ve Mutluluk
Asr-ı Saadet ve Örnek Toplum Modeli
Öncelikle Peygamber Efendimizin (SAV) yaşadığı dönemi tanımlamakta kullanılan Asr-ı Saadet, mutluluk çağı veya dönemi anlamına geliyor. Genelde sadece Peygamber Efendimize vahyin gelişinden sonraki dönemi tanımlamakta kullanılmakla beraber, bu dönemi Hulefa-i Raşidin denilen dört halife devrinin sonuna kadar uzatıldığı da vakidir. Bu dönemde Hz. Muhammed (SAV), Allah'tan (CC) aldığı Kur'an ayetlerini insanlara tebliğ etmiş, kendi denetiminde ve gözetiminde hayata geçirilmesini sağlamıştır. Tüm müminler için bu dönem Mutluluk Çağı olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde yaşanan hayat ve örnek yaşam modeli, müminler için ilk ve en önemli kaynaktır. Hayatın pek çok alanına ilişkin uygulamaları ve düzenlemeleri kapsar.
Bu dönemde Hz. Muhammed (SAV), Allah'tan (CC) aldığı Kur'an ayetlerini insanlara tebliğ etmiş, kendi denetiminde ve gözetiminde hayata geçirilmesini sağlamıştır. Tüm müminler için bu dönem Mutluluk Çağı olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde yaşanan hayat ve örnek yaşam modeli, müminler için ilk ve en önemli kaynaktır. Hayatın pek çok alanına ilişkin uygulamaları ve düzenlemeleri kapsar. Bu dönem; müslümanların ahlak, edep, düşünce, ilim ve toplumsal hayatın oluşmasındaki temel unsurları içermektedir. Bu dönemde tüm inananlar için Peygamber Efendimiz (SAV) en güzel örnek ve model olmuştur. Müslümanlar yaşanması gereken örnek ve ideal uygulamaları bu dönemde birebir görmüş ve Peygamberimiz aracılığıyla tatbik etmişlerdir. Bu devrin en önemli özelliği; tefsirden fıkıha, tasavvuftan kelama, diğer fikri ve ilmi faaliyet şekillerine kadar müslümanların modellemelerine esas teşkil etmesidir.
Bu dönemde Hz. Muhammed (SAV), Allah'tan (CC) aldığı Kur'an ayetlerini insanlara tebliğ etmiş, kendi denetiminde ve gözetiminde hayata geçirilmesini sağlamıştır. Tüm müminler için bu dönem Mutluluk Çağı olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde yaşanan hayat ve örnek yaşam modeli, müminler için ilk ve en önemli kaynaktır. Hayatın pek çok alanına ilişkin uygulamaları ve düzenlemeleri kapsar. Bu dönem; müslümanların ahlak, edep, düşünce, ilim ve toplumsal hayatın oluşmasındaki temel unsurları içermektedir. Bu dönemde tüm inananlar için Peygamber Efendimiz (SAV) en güzel örnek ve model olmuştur. Müslümanlar yaşanması gereken örnek ve ideal uygulamaları bu dönemde birebir görmüş ve Peygamberimiz aracılığıyla tatbik etmişlerdir. Bu devrin en önemli özelliği; tefsirden fıkıha, tasavvuftan kelama, diğer fikri ve ilmi faaliyet şekillerine kadar müslümanların modellemelerine esas teşkil etmesidir.
Tüm İnsanlığa Vesile
Asr-ı Saadet, tüm insanlığın mutluluğuna vesile olması nedeniyle mutluluk dönemidir. Kur'an'ın bu devirde inmesi, Peygamberimizin gelmesi ve sahabe-i kiramın bu dönemde Kur'an ahlakı ile yaşaması, bu devrin mutluluk kaynağı olmasının en önemli sebebidir. Doğrudan doğruya Peygamber Efendimizin (SAV) eğitim ve kontrolü altında islam anlaşılmaya ve yaşanmaya çalışılmıştır. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (SAV) bizim modellemeye çalıştığımız örnek insan ise, o dönemin mutlu yaşantısı da örnek alınması gereken bir yaşam tarzı olmalıdır.
Şartların Değişmesi
Bu noktada şöyle bir soru akıllara gelebilir? O dönemin şartları ile bugünün şartları değişmedi mi? Şartlar değişmiş olabilir ancak, doğruluk, erdemlilik, iman, helal, haram, insanlığın erdemleri değişmedi. Sadece dışsal ögeler değişmiş olabilir, ancak anlam hiçbir zaman değişmedi. Eşyanın hakikatı yine aynı, yine aynı.
Cahiliyye Dönemi
Diğer yandan cahiliyyeden de ne anladığımız önemlidir. En bariz gösterge olarak kız çocuklarının öldürülmesi gözümüzün önüne gelebilir. Bu vahşetin bugünkü tezahürlerinin de mevcut olmadığını kim inkar edebilir ki? O halde cahiliyyenin her dönemde insanın şeytan ve nefsine uymasının karşılığı olarak düşünmek ve değerlendirmek gerekir. “Cahiliyye(t)”, cehl kökünden türemiş olup cahillik anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle nefsin ilimden yoksun olmasıdır. Bu durumun tabii sonucu olarak 'hakikatin dışında bir şeye inanmak (şirk)' ve 'itikadı doğru olsa bile bunun aksine davranmak' gibi anlamları da kendinde barındırmaktadır.
Bu noktada anlam üzerinde dikkatle tefekkür ettiğimizde; günahta ısrar ve gerçeğin örtülmesi anlamında günümüzde de her an Cahiliye yaşanabilmektedir. Bugün de gerçeği örten, inanmadığı halde inanıyor gibi görünen ve insanların düşüncelerini bulandıran insanlara rastlanmaktadır. O halde Rabbini bilemeyen, tanıma ve öğrenme çabasında olmayan insanlar cahildirler. Sözlük anlamında genel bir kavram olarak bilgi ve ilim noksanlığı olarak ifade edilen tanımı üzerinde tefekkür etmek gerekiyor. Nitekim günümüzde de pek çok bilimi öğrenmiş, okullarını bitirmiş, kitaplar yazmış, ancak cahiliye zihniyetindeki insanlarla doludur çevremiz. Çok basit bir imanı ve itikadi noktada bile bilgisizlik ve kabullenmeme durumu içindeyken nasıl böyle bir birey cahillikten kurtulup, saadete kavuşabilir. Zaten saadet ehli demek cennet ehli kelimesi ile çoğu kere yanyana bazen de aynı anlamda kullanılagelmiştir. Maalesef cahiliye dönemindeki Araplar bilgili, şiir ve edebiyatta belli noktalara ulaşmış, okur yazar bir toplum oldukları gibi gelir düzeyleri de yüksekti. Diğer yandan cahiliye kavramını sadece Arap toplumuna da maletmek hatalı olacaktır. Şöyle ki; aynı dönemin iki büyük uygarlığı olan Bizans ve Sasaniler (İran)' da cahilliyeti yaşamışlardır.Tüm uygarlıklarına rağmen cahiliyeden kurtulamamışlardı. Çünkü her bilgiden ilim olmamaktadır.
Cahillik-İlmin Dışında Olmak
Onun için Kur’an-ı Kerim’de cahillik, bilgisizlik olarak değil de, 'ilmin dışında olmak' (bi-gayr-i ilmin) tabiriyle karşılanmıştır.
ıÜüSahabenin imanı Kur'an'da anlatılan şekliyle cahillikten ve cahilliyeden uzak, tam ve sağlam bir iman idi. Günümüzde ise inananların pek çoğunun imanları da taklide dayanan, cehaletin hakim olduğu, eksik bir iman; hatta zaman zaman küfre kaymaya meyilli ve oldukça riskli bir imandır. İşte bu Resulullah(SAV)'ın : 'Karanlık gecenin zifiri karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan amellere yapışın. (Zira o fitneler zuhur ettiği zaman) kişi mü'min olarak sabahlayacak, kafir olarak akşamlayacak, yahut, mü'min olarak akşamlayacak, kafir olarak sabahlayacak, dinini bir dünya malı (menfaati) mukabilinde satacaktır (yani en ufak dünyevî menfaati elde etmek için, gerektiğinde küfre girmekten hiç çekinmeyecektir).' hadisiyle haber verdiği zamanın içindeyiz. Bunu çevremize bakacak olursak, rahatlıkla görebiliriz. Bu nedenle, inanmak ve inandığı gibi yaşamak, imanımızı taklidden tahkîke ulaştırmak gerekiyor. Eğer imanımızı takviye etmez ve inandığımız gibi yaşamazsak, yaşadığımız gibi inanmaya başlayacağımız, düsturunu da unutmamamız gerekiyor.
Sahabenin Mutluluğu
Asr-ı Saadet döneminde sahabenin mutluluğu nereden kaynaklanıyordu? Onlar mala mülke servete kavuştukları için mi mutluydular? Elbetteki hayır. Onlar cihanı saadete kavuşturan Kur'an ve Peygambere sahiptiler, onlar Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmayı öğrenmişlerdi. Onlar sevmenin, saygının, dürüstlüğün ve inancın, muhabbetin güzelliğini ve lezzetini tatmışlardı. Tevekkül ve kanaat sahibiydiler, sabrın ve şükrün anlamını öğrenmişler, bundan dolayı manevi haller içerisindeydiler. İşte bu yüzden Peygamberimizin (SAV) ‘Ümmetimin en hayırlısı aralarında bulunduğum bu nesildir. Sonra onları takip edenler, sonra onların ardından gelenlerdir’ (2) övgüsüyle şereflenmişlerdi.
ıÜüSahabenin imanı Kur'an'da anlatılan şekliyle cahillikten ve cahilliyeden uzak, tam ve sağlam bir iman idi. Günümüzde ise inananların pek çoğunun imanları da taklide dayanan, cehaletin hakim olduğu, eksik bir iman; hatta zaman zaman küfre kaymaya meyilli ve oldukça riskli bir imandır. İşte bu Resulullah(SAV)'ın : 'Karanlık gecenin zifiri karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan amellere yapışın. (Zira o fitneler zuhur ettiği zaman) kişi mü'min olarak sabahlayacak, kafir olarak akşamlayacak, yahut, mü'min olarak akşamlayacak, kafir olarak sabahlayacak, dinini bir dünya malı (menfaati) mukabilinde satacaktır (yani en ufak dünyevî menfaati elde etmek için, gerektiğinde küfre girmekten hiç çekinmeyecektir).' hadisiyle haber verdiği zamanın içindeyiz. Bunu çevremize bakacak olursak, rahatlıkla görebiliriz. Bu nedenle, inanmak ve inandığı gibi yaşamak, imanımızı taklidden tahkîke ulaştırmak gerekiyor. Eğer imanımızı takviye etmez ve inandığımız gibi yaşamazsak, yaşadığımız gibi inanmaya başlayacağımız, düsturunu da unutmamamız gerekiyor.
Sahabenin Mutluluğu
Asr-ı Saadet döneminde sahabenin mutluluğu nereden kaynaklanıyordu? Onlar mala mülke servete kavuştukları için mi mutluydular? Elbetteki hayır. Onlar cihanı saadete kavuşturan Kur'an ve Peygambere sahiptiler, onlar Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmayı öğrenmişlerdi. Onlar sevmenin, saygının, dürüstlüğün ve inancın, muhabbetin güzelliğini ve lezzetini tatmışlardı. Tevekkül ve kanaat sahibiydiler, sabrın ve şükrün anlamını öğrenmişler, bundan dolayı manevi haller içerisindeydiler. İşte bu yüzden Peygamberimizin (SAV) ‘Ümmetimin en hayırlısı aralarında bulunduğum bu nesildir. Sonra onları takip edenler, sonra onların ardından gelenlerdir’ (2) övgüsüyle şereflenmişlerdi.
Buradan çıkarılacak sonuç; en mesut olanlar ifadesiyle, hadiste geçen insanların en hayırlısı anlaşılması gerektiğidir. Denilebilir ki dinimizde mutluluk tasavvuru hayra dayanmaktadır. Herşeyin ötesinde ashab, içlerinde bulundukları tüm zorluk, meşakkat ve imkansızlıklara rağmen kendilerinin bulundukları üstün noktadan haberdar olup, en ufak bir şekilde cahilliye yaşamına özenmemişlerdi. Onlar vahye şahid oldukları gibi, sonradan gelenlerin bilmediği bir çok şeylere yetişmişlerdir. Bu sebepten alimler onlara uymaya ve izlerinden gitmeyi uygun bulmuşlardır.
Günümüzde bu Mutluluk Yaşanabilir mi?
Günümüzde de Asr-ı Saadet döneminde yaşanan huzur ve mutluluk elbetteki yaşanabilir. Bireylerin öncelikle içsel olarak kendilerine düzenleme getirmeleri gerekmektedir. Temel doğrular ve yaklaşımlar hiç bir zaman değişmez ve bu hakikat hiç bir mekan ve zaman ile sınırlanamaz. Bu düsturdan hareket etmek temel şiarımız olmalıdır. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (SAV) döneminde inananlar, inanmayanlar ve münafıklar mevcut idi, bugün için de aynı şart ve durumlar değişik görünümlerde geçerlidir. Yine asrımızda Allah'ın birliğine, Peygamberimizin onun Resulü olduğunu tasdik eden Allah dostları bulunmaktadır. Yani aynı hak ve batıl mücadelesi bugün de sürmektedir. O dönemdeki göğüs göğüse mücadele ve savaşlar, bugünkü medya/internet savaşlarına, psikolojik ve metafizik savaşlara dönüşmüş durumdadır.
Geçmişteki ikilikler bugün de aynen cereyan ediyor. Bu bakımdan değerlendirdiğimizde her dönem, Asr-ı Saadet ve Cahilliye ile aynı ortak özelliklere sahiptir. Peygamber Efendimiz (SAV)'i görüp inanmayanlar, bugün de mürşidin irşadını, Kuran ve sünnete bağlılığını ve onun kemalatını görüp inanmıyorlar. Ya da inanmış olsalar dahi, nefis ve şeytan o kimseleri bırakmıyor. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler bugün de var, icraatları hala devam ediyor.
İşin özü itibariyle, bugün de Peygamber Efendimizin (SAV) varisleri olan kamil mürşidler tebliğ ve irşad görevlerini yerine getirmekte, bu halkaya katılan müminler bir safta yer almakta, diğer yandan Peygamber varislerini küçümseyen, münafık, kafir ve münkirler de mevcudiyetlerini korumaktadırlar. Geçmişteki ikilikler bugün de aynen cereyan ediyor. Bu bakımdan değerlendirdiğimizde her dönem, Asr-ı Saadet ve Cahilliye ile aynı ortak özelliklere sahiptir. Peygamber Efendimiz (SAV)'i görüp inanmayanlar, bugün de mürşidin irşadını, Kuran ve sünnete bağlılığını ve onun kemalatını görüp inanmıyorlar. Ya da inanmış olsalar dahi, nefis ve şeytan o kimseleri bırakmıyor. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler bugün de var, icraatları hala devam ediyor.
Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak her zaman için mümkündür. Teslimiyet, bağlılığımız ve samimiyetimiz her dönemde sınanıyor ve sınanacaktır da... Peygamber Efendimiz bir hadisi şerifinde; 'Ümmetimin bozulduğu çağda, sünnetimi ayakta tutan için bir şehit ecri vardır.' buyurmaktadır. (3) Ancak şunu da asla unutmamalıyız ki; Peygamber Efendimiz (SAV) dönemi, hiç bir dönemle mukayese edilemeyecek kadar müstesna bir dönemdir. Asr-ı Saadet olmasının anlamı da budur. O dönemde baş gözü ile Peygamber Efendimizi (SAV) gören sahabelerin kazandıkları manevi dereceler, sonraki velilerin mertebelerinden çok üstündür. Ve müstesnalığı da asla tartışılamaz. Üstelik ehl-i sünnet ve'l-cemaata göre bütün sahabeler Rasulullah (SAV)'ın övdüğü gibi tezkiye edilir ve övülürler. (4)
'Bir yerde olan Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın.' buyurulmaktadır. Sahabe bugün için bile bizlere bir nur ve ışık kaynağıdır. Yol gösterici ve hidayet kaynağı olarak kabul edilmelidir.
Hatta bir başka hadisi şerifte 'Bir yerde olan Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın.' buyurulmaktadır. (5) Sahabe bugün için bile bizlere bir nur ve ışık kaynağıdır. Yol gösterici ve hidayet kaynağı olarak kabul edilmelidir.
Bugün de bir Allah dostunun, hakiki kamil bir mürşidin elinden tutarak irşad halkasına dahil olursak işte o zaman Asr-ı Saadetimizi yaşamış oluruz. Onlar aynen Peygamber Efendimiz (SAV) gibi yaşama gayreti içirisindedirler. Unutmayalim ki kişi sevdiği ile beraberdir. Elbetteki Asr-ı Saadetteki koşulları birebir bulmak mümkün değildir, ancak iki dönem mukayese edildiğinde daha önce de belirttiğimiz gibi ortam ve şartlar ne olursa olsun hakikat aynıdır. Onlar birkaç hurma ile günlerce aç kaldılar, karınlarına taş bağladılar, Giyecek elbiseleri, içecek suları yoktu... Onlar mümin kardeşlerini kendilerinden üstün bildiler. Çoluk çocuk aç yatıp, misafirlerini doyurdular.
Resulullah (SAV) bir gün sahabelerine:’Ah keşke bana doğru, havuza gelen kardeşlerimi bir görsem de, içlerinde şerbetler olan kaselerle onları karşılasam. Cennet’e girmeden önce, onlara (Kevser) havuzumdan içirsem.’Bu sözleri üzerine ona denildi ki:’Ey Allah’ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz?’O şöyle cevap verdi:’Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de beni görmedikleri halde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim’ (6)
O halde Asr-ı Saadet dönemini kendi benliğimizde, ruhumuzda ve icraatlarımızla yaşamaya çalışmak ve daha sonra en yakınlarımızdan başlayarak bireysel sorumluluğumuzu toplumsal sorumluluk boyutuna aktarmamız öncelikli gayemiz olmalıdır.
(1)Enbiya suresi, 35.
(2)Buhâri, Fedâilu's-Sahâbe.
(3)Ramuz-ul Ehadis.
(4)Ehl-i sünnet İtikadı-Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Bedir Yayınevi)
(5)Tirmizi-Menakıb/3864.
(6) Ramûzu’l-Ehadis
Günümüzde bu Mutluluk Yaşanabilir mi?
Günümüzde de Asr-ı Saadet döneminde yaşanan huzur ve mutluluk elbetteki yaşanabilir. Bireylerin öncelikle içsel olarak kendilerine düzenleme getirmeleri gerekmektedir. Temel doğrular ve yaklaşımlar hiç bir zaman değişmez ve bu hakikat hiç bir mekan ve zaman ile sınırlanamaz. Bu düsturdan hareket etmek temel şiarımız olmalıdır. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (SAV) döneminde inananlar, inanmayanlar ve münafıklar mevcut idi, bugün için de aynı şart ve durumlar değişik görünümlerde geçerlidir. Yine asrımızda Allah'ın birliğine, Peygamberimizin onun Resulü olduğunu tasdik eden Allah dostları bulunmaktadır. Yani aynı hak ve batıl mücadelesi bugün de sürmektedir. O dönemdeki göğüs göğüse mücadele ve savaşlar, bugünkü medya/internet savaşlarına, psikolojik ve metafizik savaşlara dönüşmüş durumdadır.
Geçmişteki ikilikler bugün de aynen cereyan ediyor. Bu bakımdan değerlendirdiğimizde her dönem, Asr-ı Saadet ve Cahilliye ile aynı ortak özelliklere sahiptir. Peygamber Efendimiz (SAV)'i görüp inanmayanlar, bugün de mürşidin irşadını, Kuran ve sünnete bağlılığını ve onun kemalatını görüp inanmıyorlar. Ya da inanmış olsalar dahi, nefis ve şeytan o kimseleri bırakmıyor. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler bugün de var, icraatları hala devam ediyor.
İşin özü itibariyle, bugün de Peygamber Efendimizin (SAV) varisleri olan kamil mürşidler tebliğ ve irşad görevlerini yerine getirmekte, bu halkaya katılan müminler bir safta yer almakta, diğer yandan Peygamber varislerini küçümseyen, münafık, kafir ve münkirler de mevcudiyetlerini korumaktadırlar. Geçmişteki ikilikler bugün de aynen cereyan ediyor. Bu bakımdan değerlendirdiğimizde her dönem, Asr-ı Saadet ve Cahilliye ile aynı ortak özelliklere sahiptir. Peygamber Efendimiz (SAV)'i görüp inanmayanlar, bugün de mürşidin irşadını, Kuran ve sünnete bağlılığını ve onun kemalatını görüp inanmıyorlar. Ya da inanmış olsalar dahi, nefis ve şeytan o kimseleri bırakmıyor. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler bugün de var, icraatları hala devam ediyor.
Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak her zaman için mümkündür. Teslimiyet, bağlılığımız ve samimiyetimiz her dönemde sınanıyor ve sınanacaktır da... Peygamber Efendimiz bir hadisi şerifinde; 'Ümmetimin bozulduğu çağda, sünnetimi ayakta tutan için bir şehit ecri vardır.' buyurmaktadır. (3) Ancak şunu da asla unutmamalıyız ki; Peygamber Efendimiz (SAV) dönemi, hiç bir dönemle mukayese edilemeyecek kadar müstesna bir dönemdir. Asr-ı Saadet olmasının anlamı da budur. O dönemde baş gözü ile Peygamber Efendimizi (SAV) gören sahabelerin kazandıkları manevi dereceler, sonraki velilerin mertebelerinden çok üstündür. Ve müstesnalığı da asla tartışılamaz. Üstelik ehl-i sünnet ve'l-cemaata göre bütün sahabeler Rasulullah (SAV)'ın övdüğü gibi tezkiye edilir ve övülürler. (4)
'Bir yerde olan Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın.' buyurulmaktadır. Sahabe bugün için bile bizlere bir nur ve ışık kaynağıdır. Yol gösterici ve hidayet kaynağı olarak kabul edilmelidir.
Hatta bir başka hadisi şerifte 'Bir yerde olan Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın.' buyurulmaktadır. (5) Sahabe bugün için bile bizlere bir nur ve ışık kaynağıdır. Yol gösterici ve hidayet kaynağı olarak kabul edilmelidir.
Bugün de bir Allah dostunun, hakiki kamil bir mürşidin elinden tutarak irşad halkasına dahil olursak işte o zaman Asr-ı Saadetimizi yaşamış oluruz. Onlar aynen Peygamber Efendimiz (SAV) gibi yaşama gayreti içirisindedirler. Unutmayalim ki kişi sevdiği ile beraberdir. Elbetteki Asr-ı Saadetteki koşulları birebir bulmak mümkün değildir, ancak iki dönem mukayese edildiğinde daha önce de belirttiğimiz gibi ortam ve şartlar ne olursa olsun hakikat aynıdır. Onlar birkaç hurma ile günlerce aç kaldılar, karınlarına taş bağladılar, Giyecek elbiseleri, içecek suları yoktu... Onlar mümin kardeşlerini kendilerinden üstün bildiler. Çoluk çocuk aç yatıp, misafirlerini doyurdular.
Resulullah (SAV) bir gün sahabelerine:’Ah keşke bana doğru, havuza gelen kardeşlerimi bir görsem de, içlerinde şerbetler olan kaselerle onları karşılasam. Cennet’e girmeden önce, onlara (Kevser) havuzumdan içirsem.’Bu sözleri üzerine ona denildi ki:’Ey Allah’ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz?’O şöyle cevap verdi:’Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de beni görmedikleri halde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim’ (6)
O halde Asr-ı Saadet dönemini kendi benliğimizde, ruhumuzda ve icraatlarımızla yaşamaya çalışmak ve daha sonra en yakınlarımızdan başlayarak bireysel sorumluluğumuzu toplumsal sorumluluk boyutuna aktarmamız öncelikli gayemiz olmalıdır.
(1)Enbiya suresi, 35.
(2)Buhâri, Fedâilu's-Sahâbe.
(3)Ramuz-ul Ehadis.
(4)Ehl-i sünnet İtikadı-Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Bedir Yayınevi)
(5)Tirmizi-Menakıb/3864.
(6) Ramûzu’l-Ehadis
Yalkın Tuncay
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)